Üstümde yağmur yağacağı her halinden belli havada yanına ne şemsiye ne de ceket alan, yağmur yağınca da bana mısın demeden yürüyüp giden adamların umursamazlığı var.
En yakın arkadaşımla beraber gittim bu nedenle yeri bende başka olacak. Yerinin ayrı olması için başka hiçbir sebep yok yani. Hatta IMAX kameralarla çekilmesinin yaratacağı etkinin dünyada sadece 41 salonda görüleceği haberi filme gitmemek için direnmeme, filmi boykot etme fikrine…devamıEn yakın arkadaşımla beraber gittim bu nedenle yeri bende başka olacak. Yerinin ayrı olması için başka hiçbir sebep yok yani.
Hatta IMAX kameralarla çekilmesinin yaratacağı etkinin dünyada sadece 41 salonda görüleceği haberi filme gitmemek için direnmeme, filmi boykot etme fikrine kadar götürmüştü beni.
Neyseki salon dopdoluydu, seyir zevki verdi bayağı. İki koltuk boştu, hemen kaptım biletleri ama bu sefer de fazla yakından izlemek başımı ağrıttı. Bu yüzden üç saat olması gözümü çok korkuttu fakat akıp gitti denebilir.
Keşke izlerken bir şeyler yemek yasaklansa içecek dışında, özellikle küçük salonsa mısırdan kaynaklanan yağ kokusu veya baharatlı yiyecek kokusu çok rahatsız edici. Bir şey yemek bir yana saate bile bakamıyorum bir şey kaçırırım diye. Bir de yani arkamdaki, neden koltuğumu titretirsin ki sürekli. Neyse, bu olumsuzluklar şimdi aklıma geldi. Genel olarak çok keyif aldım.
Şimdi de Sinema Okuryazarlığı Atölyesi'nden değerli hocam Uğur Cumaoğlu'nun KitapHaber Dergisi'nde yayınlanan inceleme yazısını okudum. Çok enfes bir inceleme olmuş, bayıla bayıla okudum. Bana içerik hakkında bir şey demek düşmüyor bu sayede.
Birkaç kesitini buraya kopyalayayım:
"Elbette sektörün en iyi yönetmenlerinden biri olan Nolan, zafer ile suçluluk arasında kalmaya başlayan Batı sömürgenliğinin oluşturduğu güçlü Batı algısı zayıflamaya başladığında ortaya çıkan ve hikâyeyi yeniden tüm dünyaya hatırlatan güçlü bir aktör. Fakat daha derinde yatan ve çok dile getirilmeyen asıl mesele ise kahramanlık anlatıları eski itibarını giderek yitiriyor. Çünkü Troyalıların (tüm dünya) artık Odysseus'un (Batı) pişmanlığına ihtiyacı yok ve herkes farkına vardı ki, sömürgenler bu farkındalık oluşmaya başladığında hemen yalancı köklere geri dönerek tekrardan kahramanlık hikayeleriyle karşımıza çıkıyor.
The Odyssey, postkolonyalist zihniyetin kurusıkı bir vicdan krızine girdiğini dünyaya anlatabilmek için tekrardan kurmaya çalıştığı güncellenen bir batı mitidir."
Daha önce Oppenheimer filmiyle Batı adına günah çıkaran Christopher Nolan neden Odyssey'i tekrardan çekme ihtiyacı duymuştur."
"Daha önce Oppenheimer filmiyle Batı adına günah çıkaran Christopher Nolan neden Odyssey'i tekrardan çekme ihtiyacı duymuştur?"
Bu son soru ile yazının kalitesi anlaşılmıştır diye düşünüyorum, yazıyı okumak isteyen olursa derginin web sayfasına ulaşabilir. Bulamazsanız atabilirim.
(Aynı sayfada benim de bir inceleme yazım mevcut Nuh Tepesi filmi hakkında:))
7/10
Öff ne ağladık ama Anne tarafından miras sulugözlülüğümle gözyaşı haznemden 1 tatlı kaşığı daha eksildi Eylül 24 itibariyle... Uzun uzun yazardım da yeterince yazılıp çizilmiş, söylenen söylenmiş. Sadece izlerken abim dediğim, aynı zamanda bu uygulamayla tanışmamı da sağlayan @tahir.altekin 'in…devamıÖff ne ağladık ama
Anne tarafından miras sulugözlülüğümle gözyaşı haznemden 1 tatlı kaşığı daha eksildi Eylül 24 itibariyle...
Uzun uzun yazardım da yeterince yazılıp çizilmiş, söylenen söylenmiş. Sadece izlerken abim dediğim, aynı zamanda bu uygulamayla tanışmamı da sağlayan @tahir.altekin 'in bu film ile ilgili söyledikleri canlandı zihnimde. Bir keresinde bu film için "Her izlediğimde ağlarım, annemler çok şaşırır." gibi bir şey söylemişti. Erkek kadın farketmez ağlamamak elde değil.
Bu gönderiyi görmesi biraz buruk olacak onun için, bir şeyleri tekrar hatırlatmış olacağım ama olsun. Ona bu uygulamayı bana önerdiği, okuduklarım ve izlediklerimi ekleyip içimden geldiği gibi uzun uzun gönderiler yazabildiğim, güzel arkadaşlıklar ve farkındalıklar edinebildiğim için candan teşekkür etmiş olurum.
İyi ki varsın Tahir abi🌱
Leila, Leila, Leila... O kadar tanıdık geldi ki! Filmin kalitesi bir yana, bazı yapımlara ağlayamıyorsun. Öylece izliyorsun ve benzerlikleri kendi içinde tartıyorsun. Gözlemlerin sana izlediğin bu gerçekliğin senin gerçeklerin olduğunu, senin yaşamından parçalar barındırdığını; izlediğin sahnelerdeki çaresizlik, onunla beraber sirayet…devamıLeila, Leila, Leila...
O kadar tanıdık geldi ki!
Filmin kalitesi bir yana, bazı yapımlara ağlayamıyorsun. Öylece izliyorsun ve benzerlikleri kendi içinde tartıyorsun. Gözlemlerin sana izlediğin bu gerçekliğin senin gerçeklerin olduğunu, senin yaşamından parçalar barındırdığını; izlediğin sahnelerdeki çaresizlik, onunla beraber sirayet eden sessizliğin senin sessizliğin olduğunu anlıyorsun. Öylece bakakalıyorsun...
Düşünüyorum da bizdeki günahların da yansıdığı, biriktiği bir kanal olsa ve biz de ona her baktığımızda ne kadar kötü olduğumuzu hatırlasak ne de feci bir şey olurdu bu. İnsan iyi biri olduğuna inanarak, bu umudu taşıyarak daha iyi olabilmek için…devamıDüşünüyorum da bizdeki günahların da yansıdığı, biriktiği bir kanal olsa ve biz de ona her baktığımızda ne kadar kötü olduğumuzu hatırlasak ne de feci bir şey olurdu bu.
İnsan iyi biri olduğuna inanarak, bu umudu taşıyarak daha iyi olabilmek için çabaya motive olur. Yaptığın birkaç iyiliği hatırında tutmadan iyiliğe devam etmek çok zor. Hal böyleyken sizin iyilikleriniz ve kötülüklerinizi değil sadece kötülüklerinizi yansıtacak olan bir portre veya herhangi başka bir kanal felaketimiz olurdu.
İyi ki kalbimizde günaha girdikçe büyüyen o kara lekeyi görmüyoruz dedim okurken.
Öbür yandan birini tapınılır biri olarak görmenin ve ona övgüler yağdırmanın o kişiye ne denli müthiş bir kötülük olduğunu da daha iyi kavradım.
Bu konuyla ilgili şu hadis geldi aklıma,
“Sakın birbirinizi methetmeyin (övmeyin). Çünkü bu, (kişiye iyilik değil, onu) boğazlamaktır.” (İbn Mâce, Edeb 36)
(...)
“Dua et, Dorian, dua et,” diye mırıldandı. “Hani çocukluğumuzda öğrettikleri bir dua vardı; nasıldı o? Bizi yanlış yollara saptırma. Günahlarımızı bağışla. Kötülüklerimizin kirini yuğ, temizle. Gel, birlikte okuyalım şunu. Kibrinin yakarışı karşılığını bulmuş. Pişmanlığının yakarışı da karşılık görecektir. Seni fazla göklere çıkartmıştım ben. Şimdi bunun cezasını görüyorum. Sen de kendini fazla göklere çıkardın. İkimiz de cezalandırılıyoruz.”
Dorian Gray ağır ağır döndü, gözyaşından sönükleşmiş gözlerle ressama baktı.
“Artık çok geç, Basil,” diye kekeledi. “İş işten geçti.”
“Hiçbir zaman iş işten geçmez, Dorian. Gel diz çökelim şurada; bakalım aklımıza bir dua geliyor mu? Hani şöyle bir dua yok muydu: Günahların kıpkızıl olsa da onları kar gibi beyazlatmak benim elimdedir, diye?”
“Bu sözler bana hiçbir şey ifade etmiyor artık.”
“Şşt, konuşma böyle. İşlediğin günahlar yetti. Ulu Tanrım! Görmüyor musun, şu lanet olası şey gözlerini nasıl bize dikmiş sırıtıyor?”
(...)
Şu sahneyi okurken gözlerim doldu, zavallı Basil. Yoksa zavallı Dorian mı demeliyim? Güzelliğinin kurbanı oldu, portresi vicdanı olup ona ahlak bekçiliği yaptı.
8/10
Spoiler içeriyor
Ulan Zahar ulan Zahar! • Jihati olup eline eldiven geçirip şöyle çamaşır suyuyla (markası farketmez) dipli bucaklı bir temizlik yapmadın ya gariban efendinin evine, ne pis adamsın. Gerçi çok afedersiniz "taharet bile bilmeyen Batı"nın yanında Rusya çamaşır suyuyla ne zaman…devamıUlan Zahar ulan Zahar!
• Jihati olup eline eldiven geçirip şöyle çamaşır suyuyla (markası farketmez) dipli bucaklı bir temizlik yapmadın ya gariban efendinin evine, ne pis adamsın.
Gerçi çok afedersiniz "taharet bile bilmeyen Batı"nın yanında Rusya çamaşır suyuyla ne zaman tanışmıştır orası muamma.
Haydi İlya İlyiç oblomovluğunu yapıp nasıl bir çevrede doğup büyümüşse onun gereklerini yerine getirdi, peki ya sana ne demeli. Hangi kavram senin bu tavırlarını karşılayacak Zahar?
Uşaksan uşaklığını bil!
Anisya gibi güler yüzlü, akıllı bir kadını da haketmiyorsun.
Şu iki çift lafı Zahar'a demesem gönderi içime sinmezdi. Ama biliyorum ki sonra bu dediklerime de pişman olup empati kurmaya vesile bir şey bulacağım, yani inşallah:)
• Şimdi konuya gelelim: Oblomovka'da büyüyen, köy yaşamı denen mefhumun bizdeki karşılığının yanından yöresinden bile geçmeyen bir tembellik ve uyuşukluk merkezinin yaşama tarzını üzerine giyinen tembel bir adam.
Bu tembel adamın, çocuklukları aynı yerde geçmesine rağmen aileleri ve maddi durumları farklı olması sebebiyle ondan çok farklı bir kişiliğe ve yaşam tarzına sahip arkadaşı, benim de kendime en yakın bulduğum karakter Ştoltz.
Gencecik, taze ve temiz yürekli bir kadın Olga Sergeyevna.
Kafa yapısı olarak Olga'yı, yaşayış biçimi olarak ise Stolz'u kendime yakın hissettim fakat bir de hepimizin içinde yatan bir oblomov var, bunu inkar etmek olmaz.
Hepimiz yaşamımızın bir döneminde ara ara kısa ya da uzun vadeliğine oblomovluğa kapılıyoruz, bu insan olmanın olağan bir hali bence.
Önemli olan bu hal üzereyken bile bunun geçiciliğinin ve doğallığının farkında olmak, bu halin geçmesini beklemek bence.
Çünkü yaşamda sürekli üretken-verimli-kârlı, keyif aldığın günlerin olmaz. Bazen de durulduğun, eylemlerine değil de düşüncelerine zemin hazırladığın, bir çeşit özbilinç edindiğin zamanların olur.
Bu zamanı kısa tutmak çok önemli diye düşünüyorum. Çünkü İlya gibi üzerinden o ölü toprağı bir türlü atamazsan bu defa etrafındaki insanlara karşı umursamaz, senin dışında akıp giden yaşama karşı duyarsız hale gelirsin. Bu hal yamacında meydana gelen hareketliliklere, yanındaki insanlara ve belki de en sonunda kendine karşı bir nefrete götürür insanı. Bir itikadın, tutunacak bir dalın yoksa bu hal sana yaşamı boş ve anlamsız gösterir. Bu en tehlikeli raddedir.
Nitekim bu hali kendi için bir dünya görüşü haline getiren ve çabalarına rağmen bu halden kurtulamayan İlya'nın da sonu kötü oldu. (O kadar tereyağını, baharatlı ve karbonhidratlı yemeği miden çöplükmüşçesine yiyip sonra da üzerine uyursan, uyanınca da yemeğe tekrar devam edersen. Hareketi, itidalli olmayı hayatından çıkarırsan bundan başka bir son mümkün değildi zaten. Vücud kayıt tutar, kendisine yapılanı asla unutmaz.)
• Bir de Olga ile aralarında geçen maceraya değinmek istiyorum çünkü o süreç cidden çok güzel anlatılmıştı.
Bazen duygularımız mantığımızı gölgeler, bir kişiyi veya durumu olduğundan daha değerli bir konuma oturtur kendimizi buna gereğinden fazla kaptırırız. Aslında kendimizi kaptırdığımız şey o kişi veya durum değil de bizim hayalimizdeki durum veya kişidir. Yani aslında hayal ettiğimiz şeyi değerli hale getiririz. Bu zihnin bir oyunu gibidir.
Sonra art arda yüzümüze vuran gerçekler işin pek de bizim düşündüğümüz gibi yüzeysel olmadığını kanıtlar.
İşte burada Olga ile, genç bir kızın karşı cinsle ilk münasebetiyle gelişen duyguları ciddiye alması ve sonunda aşk sandığı şeyin sadece kendini kaptırma durumu olduğu gösterilir. Oblomov bunu farkeder çünkü Olga'yı kendisine layık görmeyip onun içine düştüğü şeyin gerçek aşk olmadığını, kendisi gibi bir hayat arkadaşının ona uygun olmadığını anlar.
Delikanlıdır İlya, bunu Olga'ya açar. Olga başta kabullenmek istemese de bu durum ilerleyen kısımlarda ona aşikar olur.
Sonra da Ştoltz ile evlenir ve mutlu bir evlilikleri olur.
İlya oblomovluktan kurtulamaz ama saf yüreği Olga ve Ştoltz'un ona verdiği değeri düşürmesine izin vermez.
• Şimdi de şunu düşünüyorum: Oblomov olup temiz, hasetsiz bir kalbe sahip olmak mı daha iyi yoksa irade terbiyesinin doruklarında olup haset dolu, riyakâr bir kalp taşımak mı?
Anlayacağınız konu kendine söz geçirmek değil.
Kalbimizi iki parmağı arasında tuttuğuna iman ettiğim Rabbi'm, hasetten ve riyadan arındırılmış bir gönül nasip etsin bizlere inşallah🤍
Ve yazarın üslubu,
Okuyorum okuyorum, akıp gidiyor.
Karakter çözümlemeleri enfes, diyaloglar tutarlı ve kaliteli. Uzun uzun betimlemelerde bile sıkılmadım, o kadar yerinde ve güzel akıp gitti ki nasıl bitti anlamadım.
Şu kitabı okuyun.
9/10
Ben gelmedim dava için, benim işim sevi için Dost'un evi gönüllerdir, gönüller yapmağa geldim🌾 Kitap, Yunus Emre'nin bu dizeleri ile başlıyor. • Okuduğum kitaplara sert eleştiriler yapmaktan hiç hoşlanmam. Bu yüzden henüz bitirdiğim bu kitabın beklentimi karşılamadığını daha yumuşak bir…devamıBen gelmedim dava için, benim işim sevi için
Dost'un evi gönüllerdir, gönüller yapmağa geldim🌾
Kitap, Yunus Emre'nin bu dizeleri ile başlıyor.
• Okuduğum kitaplara sert eleştiriler yapmaktan hiç hoşlanmam. Bu yüzden henüz bitirdiğim bu kitabın beklentimi karşılamadığını daha yumuşak bir dille ifade etmeye çalışacağım.
• Kemal Sayar'ın şair kişiliğini ve şiirlerini çok severim. Üzerine düşünebildiğin, farklı olmak için çabalamayan, derinlikli şiirleri var. Kendisi Psikiyatri alanında profesör, bu yetkinliğini şiirlerinde hissedebilmek mümkün.
• Fakat yazar kişiliği için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Kitap genel anlamda "Yavaşla" tanımına ve konusuna uyan bir içeriğe sahip fakat bölümleri birbirinden çok alakasız kalmış fikrimce. Dağınık ve bol bol sloganik ifadelerle bezenmiş bölümler mevcut. Bu durum okumayı kolaylaştırıyor ama okura yeni bir fikir kazandırma yönüyle çok eksik. Dili ise idare eder, bu konu için daha yetkin bir anlatım olsa daha çok okuturdu kendini sanki.
• Kitabı 3 parçaya ayıracak olursam baş-orta-son diye; ilk ve son kısımlarının bana yeni bir ufuk açmadığını belirtmem gerek, orta kısmı kendi açımdan okurken bana heyecan veren bir derinliğe sahipti diğer kısımlara nazaran.
• Genel manada günümüz yapay zeka toplumu ve sanayileşme sonucu insan dimağının sığlaşması, ilişkilerin sıradanlaşması, ânı yaşamanın zorlaşması üzerine kurulu bir konusu var.
• Zaten çoğu kez telefonumdan ya da evdeki diğer dijital araçlardan uzak, sakin bir odada okuduğum için bahsettiği bu konular beni okurken anlık bir motivasyona sürükleyecek bir vicdan azabına kapılamadım. Odağımı bozmadan hatrısayılır süreli okumalar yapabildiğim için de odak hakkında söylediklerinden kendime çok pay çıkaramadım.
• Öyle olmasa bir nebze kendime hisse çıkarıp kendimi iyileştirme adımlarını atmaya yönelik sözler verebilirdim belki. Bu açıdan bana katkısı olmasa da teknoloji ve modern dünyanın keşmekeşinin tam anlamda içerisindeki bir insana iyi bir terbiyeci olabilecek nitelikte bir kitap.
• Ayrıca son kısımlarda değindiği bazı konular da ilgi çekiciydi. Yazarın milliyetçilik ve Hrant Dink ile ilgili söyledikleri kendisine daha da ılımlı yaklaşmama sebep oldu.
• Günümüzde kadınların da çalışma hayatına girmesiyle beraber erkeklerin babalarından gördükleri tarzda "eve ekmek getiren veya evin reisi" rollerinin artık geçerliliğini eskisi kadar kesin çizgilerle koruyamadığını çok güzel anlatmış. Bununla beraber şimdiki baba-oğul ilişkilerinin de bu durumdan gözle görülür şekilde nasıl etkilendiğini, babalarda meydana gelen bir kafa karışıklığının mevcut olduğunu açıkladığı bölümleri çok beğendim.
• Okurken bol bol sayfa kıvırmışım, oralardan alıntı yaparım belki ayrı bir gönderide.
Şiirlerinin hayranı olduğum Kemal Sayar, Allah mekanını cennet eylesin. 🌱
Yavaşla, bu dünyadan bir defa geçeceksin:)
• Babaannem yanımda oturuyor, bahçede çay içiyoruz. Filmin son sahnesinde beni ağlatan şarkıyı açtım. İncelemeyi yazıyordum ki, başladı eskiden yaşadığı zorluklardan çektiği sıkıntılardan bahsetmeye... (Ben hiçbir şey sormadan söylemeden.) Müzik ve hissettirdikleri gerçekten evrenseldir. • Şarkıda ne mi diyor? Dokuz…devamı• Babaannem yanımda oturuyor, bahçede çay içiyoruz. Filmin son sahnesinde beni ağlatan şarkıyı açtım.
İncelemeyi yazıyordum ki, başladı eskiden yaşadığı zorluklardan çektiği sıkıntılardan bahsetmeye...
(Ben hiçbir şey sormadan söylemeden.)
Müzik ve hissettirdikleri gerçekten evrenseldir.
• Şarkıda ne mi diyor?
Dokuz kez çözdüm saçımın örgüsünü,
bir kez ören olmadı.
Dokuz kez açık bıraktım kapının kilidini,
bir kez içeri giren olmadı.
Dokuz kez dağlarda dolaştım maral gibi
bir kere bir avcı bile takip etmedi beni.
(Lela Tataraidze "Tskhrajer Chavshale")
• Çok sağlam film, bu imdb uydurmadan ibaret tekrar anladık. Bu kadar güzel bir konuyu mükemmel oyunculuklarla işleyebilmek, seyirciye duyguyu geçirmek kolay değil. Geçen izlediğim o derinliksiz film 8 imdb idi (Obsession), sorguladım ama şimdi anlıyorum aslını. Kaliteli işlerin alıcısı az oluyor.Türkiye'de çekildiğine gurur duyduğum bir yapım.
• Filmde Lia'yı oynayan Leyla Tanlar ve filmin yönetmeni Özcan Alper'in katıldığı bir röportaj'da Leyla Tanlar bu rolün kendisini çok zorladığını söylüyor, anne olmadığı için role hazırlanmakta güçlük çektiğini belirtiyor.
• Sağlık Ticareti'nin yaygın hale geldiği toplumlarda bile bir kadının hem Taşıyıcı Annelik hem de donör olmadığını, bununla da kalmayıp bir de 6 ay boyunca bebeğini emzirdiğini düşündüğüm zaman bu durum aslında bir annenin bebeğinden koparılması demek oluyor. Çünkü donör Lia, bebeği taşıyan Lia, bebek Lia'nın bebeği bu durumda.
Bu işi ücretli yapıyor olsa da bu Lia karakteri için inanılmaz zor bir durum. Filmde de bir sahnede bunu belirterek "Ben böyle düşünmemiştim." diyor. Sütünün memesinde birikmesi ama bebeğini artık emziremeyecek olması, taze bir anne için müthiş bir acı.
• Biraz da Timuçin Esen'den bahsetmek istiyorum. Kendisini aşırı beğeniyorum, inanılmaz seyir zevki veren bir oyuncu. Burada da rolünün hakkını vermiş, filmin sonunda hıçkırıklarla ağlaması beni bitirdi.
• Yaklaşık 1 hafta önce izledim ama beni etkilediği için o an inceleme yazmak istemedim. Duygularıma yenilirim de nesnelliğimi koruyamam diye.
Şimdi ise dilini bilmesem bile beni derinden etkileyen bu şarkı eşliğinde yazıyorum bu incelemeyi. Sözlerinin anlamına bakmadan önce bile aslında ne dediğini hissediyordum.
Bu his denen şey çok tuhaf, insana bilgelik yüklüyor.
İzleyinnn.
Spoiler içeriyor
Beklentimi karşılamadı, gereksiz popüler hale getirildi Raf ahalisi tarafından bence. Kaçık Nikk ödümü koparttı. Bear daha stratejik davranabilir, iki masum insanın ve kendisinin ölümüne engel olabilirdi. Ne yazık ki diğer gönderilerime benzer uzun soluklu bir inceleme olmayacak bu. Kardeşim ile…devamıBeklentimi karşılamadı, gereksiz popüler hale getirildi Raf ahalisi tarafından bence.
Kaçık Nikk ödümü koparttı. Bear daha stratejik davranabilir, iki masum insanın ve kendisinin ölümüne engel olabilirdi.
Ne yazık ki diğer gönderilerime benzer uzun soluklu bir inceleme olmayacak bu.
Kardeşim ile izledim, kılı kıpırdamadı.
6/10 anca, 8 İmdb'yi asla haketmiyor.
"Güvercinler açılmış kitaplara benziyor." Tarihi NATO Zirvesi hakkında konuşuluyorken ve gündemde hâlâ Miçotakis ile ilgili espriler dönerken bu kitabı okuyup bitirmek oldukça manidar geldi. ● Sizin dilde her sözcüğün sonuna bir "s" geliyor, öyle değil mi? ○ Evet. ● Ben…devamı"Güvercinler açılmış kitaplara benziyor."
Tarihi NATO Zirvesi hakkında konuşuluyorken ve gündemde hâlâ Miçotakis ile ilgili espriler dönerken bu kitabı okuyup bitirmek oldukça manidar geldi.
● Sizin dilde her sözcüğün sonuna bir "s" geliyor, öyle değil mi?
○ Evet.
● Ben duydum, horozlarınız "Ü'ürü-üüüüs!" diye ötermiş.
○ Evet! Ya sizinkiler nasıl öter?
● "Ü'ürü-üüüüü!" Bizim sözcüklerin sonunda "s" yoktur.
Buna çok güldüm:)
Bir yazarın kitabı yazdığı döneme özel değil de, her okurun ne zaman okursa okusun gülebileceği espriler yapması aşırı hoşuma gidiyor.
Konuya gelirsek Ürgüp ve Larisa'yı kardeş şehir yapmaya kadar giden bir gönül birliğinin, kitap sevgisinin, ortak geçmişin işlendiği sıcak bir atmosfer sunuyor bize yazar.
Köylere eşeklerle kitap taşıyıp, karanlıkları aydınlatmak için çabalayan yürekli bir adamdan ve onun mücadeleyle dolu hayatından söz ediyor. Bunu yaparken 1924'te yaşanan göçü, Rumlar'ın Anadolu'dan ayrılıp Yunanistan'a yerleştirilmesini konu ediniyor.
Ürgüp halkına ve tüm dünyaya mücadelesiyle kendini "Eşekli Kütüphaneci" olarak tanıtan Mustafa Güzelgöz;
her bireyde kitap sevgisinin anne sevgisi, yurt sevgisi gibi doğal olarak bulunduğunu fakat içlerinde bir yerlerde uyandırılmayı beklediğini savunur, bu sevgiyi uyandırmak adına çok fazla değerli iş yapar.
Bu mücadeleye yazmanın yanında bir de şahitlik eden Baykurt ise yer yer dinden ve siyasetten iğnelemelerle karşımıza çıkar.
Ben şahsen özellikle bazı yerlerinde belirgin gıdıklamalar farkettim.
Fakat bunlara takılıp asıl konuyu gözardı etmek gibi bir hataya düşmek istemedim.
Hatta bu detaylar değindiği konuları araştırmaya sevk etti beni diyebilirim.
Bahsettiğim konulardan biri de zamanında Köy Enstitüleri'ni kimin kapattığı üzerineydi.
Gerçekten yazarın düşündüğü gibi Adnan Menderes mi kapattı yoksa bunun bir önhazırlığı vardı da işlevselliği yitirdi diye mi kapatıldı? Kapatılması için işlevselliğini belirli kısıtlamalarla bozan veya kapatılması için önhazırlıkta bulunan kişi İsmet İnönü müydü?
Biraz araştırma yapsam da bunlara pek tatmin edici cevaplar bulamadım, bilgisi olan düşüncelerini yazarsa çok sevinirim.
Dili biraz daha iyi olabilirdi diye,
7/10