Yıllar önce izlemiştim. Güzeldi ama yorumlardan okuduğum kadarıyla Zülfü Livaneli'nin 'Mutluluk' adlı kitabından uyarlanmış ve kitapla arasında çok fark varmış, zaten genelde de böyle olur uyarlamalarda. Kitabı da merak ettim şimdi biraz.
Uzun zaman önce izledim bu filmi. Yer yer çok rahatsız etmiş olsa da beni yani mide bulantısı yaşatması açısından yine de beğendim. Hayatı daha doğrusu dünyadaki işleyişi, sistemi yemek ve saygı üzerinden eleştiriyor.
●Uzun zaman önce YouTube'da görüp izlemeyi düşündüğüm bir filmdi. Beğendim ama bana saçma gelen kısımlar da oldu tabii. Mesela anne rolündeki kadının yaşlılığını başka biri oynayabilirdi çünkü yüzünü ne kadar yaşlı gibi göstermeye çalışsalar da olmamıştı ve böyle olunca hiç…devamı●Uzun zaman önce YouTube'da görüp izlemeyi düşündüğüm bir filmdi. Beğendim ama bana saçma gelen kısımlar da oldu tabii. Mesela anne rolündeki kadının yaşlılığını başka biri oynayabilirdi çünkü yüzünü ne kadar yaşlı gibi göstermeye çalışsalar da olmamıştı ve böyle olunca hiç hoş olmuyor, filmin sonu da klasik olmuştu aşk meselesinde yani ve yer yer oyunculukları da pek beğenmediğim oldu ama genel olarak güzeldi, izlenebilir.
Ahmet karakterinin dediği çok doğruydu:
"Mesele sağ, sol meselesi değil. Mesele insanlık meselesi, kim olursa olsun haksız yere, düşüncesinden, inancından dolayı zulme ve hapse maruz kalanların meselesi bizim derdimiz."
"Benim hayatım uzun bir intikammış" "Öyle bir an gelir ki sevişmek, ölmeye benzer" ●Film, dışarıdan bakınca “zengin erkeklerle metres hayatı yaşayan bir kadın” hikâyesi gibi görünür ama aslında çok daha derinde; kadınlık, güç, kırgınlık, sevgiye güvensizlik, sevgi açlığı ve geçmişin…devamı"Benim hayatım uzun bir intikammış"
"Öyle bir an gelir ki sevişmek, ölmeye benzer"
●Film, dışarıdan bakınca “zengin erkeklerle metres hayatı yaşayan bir kadın” hikâyesi gibi görünür ama aslında çok daha derinde; kadınlık, güç, kırgınlık, sevgiye güvensizlik, sevgi açlığı ve geçmişin insanı nasıl şekillendirdiği üzerine bir filmdir. Senaryosunu Murathan Mungan yazmıştır ve aslında konu olarak güzel, beğendim ama işleyiş olarak pek beğenemedim.
Meryem karekterinin çocukluğu yoksulluk, aile içi acılar ve özellikle erkek egemenliği içinde geçmiştir. Babasının annesine davranışları ve onları terk etmesi onun içinde derin bir öfke bırakır. Bu yüzden büyüdüğünde erkeklerle “duygusal” değil, daha çok “çıkar ve kontrol” üzerinden ilişki kurar ve böylece kendini güçlü hisseder, erkeklerden bu şekilde öc aldığını düşünür hep. Bunu yaparken aslında sürekli bir intikam hissi taşır en başta da babasından intikam aldığına inanır oysa her ne yapıyorsa kendisine, kendi ruhuna, kalbine yapıyordur aslında.
Meryem bir partide İsmail’le karşılaşır. İsmail genç, masum ve her şeyden habersiz biridir. İlk kez Meryem’in hayatına “çıkar hesabı olmayan” bir sevgi ihtimali, ilk kez birini sevme ve onun tarafından sevilme ihtimali girer. Ve bu ihtimalin peşinden gider herkese rağmen. Bir insanı gerçekten sevdiğinde geçmişinden sıyrılmak, her şeye bir bebek gibi yeniden başlamak ister insan, Meryem de bu düşünce ile hareket ediyor ama bu ne kader mümkün hele de geçmişine ait insanlar hep etrafındayken?
Filmin de bize sorduğu sorular bu gibi sorular zaten:
Bir insan sevgiye gerçekten inanmayı unutmuşsa, sevildiğinde bile huzur bulabilir mi?
Bir insanın, başka bir insanı sevmesi her şeye yeter mi?
İnsan geçmişinden kaçabilir mi, ne kadar kaçabilir?
Filmde herkesin birbirinden bir çıkarı var. Kimi parasını, kimi gençliğini ve güzelliğini kullanıyor. Gerçek, samimi hiçbir şey yok kimsede Meryem hariç. Ve şunu da gördüm İsmail karakteri üzerinden, insan çok çabuk gösterişe kapılıyor, en olmaz dediklerimiz bile bambaşka bir hal alıyor.
You tube'da görüp öylesine izlediklerimden ama beğendim.
"Var olmak mı, yok olmak mı, bütün mesele bu!" ●Hamlet, yalnızca bir intikam hikâyesi değil; insanın aklıyla her şeye bakmasını ve düşüncenin pençesinde kendisiyle savaşmasını anlatır. Hamlet karakteri ile birlikte biz okuyucular da her şeye başka bir gözle ve anlamla…devamı"Var olmak mı, yok olmak mı, bütün mesele bu!"
●Hamlet, yalnızca bir intikam hikâyesi değil; insanın aklıyla her şeye bakmasını ve düşüncenin pençesinde kendisiyle savaşmasını anlatır. Hamlet karakteri ile birlikte biz okuyucular da her şeye başka bir gözle ve anlamla bakarız.
Danimarka prensi Hamlet’in babası ölür. Çok kısa süre sonra annesi Gertrude, Hamlet’in amcası Claudius ile evlenir. Bir gece Hamlet, babasının hayaletini görür ve hayalet ona Claudius’un kendisini öldürdüğünü söyler. Hamlet artık başka bir gözle bakar her şeye ve intikam ateşi ile hareket eder, öyle ki bu ateş gözlerini kör eder ve kendisini seven Ophelia'yı da göremez .
Hamlet edebiyat tarihindeki en “insan” karakterlerden biridir çünkü sürekli düşünür. Bir kahraman gibi doğrudan harekete geçmez. Şüphe eder, kendini sorgular, ölümü düşünür, ölenleri düşünür hayatın anlamını sorgular, insanlardan tiksinir ve onlara güvenemez.
Ama yine de hakikati bulmaya çalışır.
Bu yüzden Hamlet bazen güçlü görünürken bazen tamamen çökmüş gibidir.
En ünlü tiradı olan:
“To be, or not to be…”
yani: “Olmak ya da olmamak…”
aslında yalnızca intihar düşüncesi değildir.
İnsanın yaşamın acısına, sahteliğine ve geçiciliğine rağmen neden yaşamaya devam ettiğini sorgulamasıdır.
Oyunun her yerinde ölüm vardır:
Mezarlık sahnesi, kafatası, hayalet, cinayetler…
Özellikle Hamlet’in Yorick’in kafatasını tuttuğu sahne çok önemlidir.
Burada Hamlet şunu fark eder:
Soylu da olsan, kral da olsan, güzel de olsan, sonunda herkes bir kafatasına dönüşür ve ne acı ki bir gün ben de öyle olacağım diye düşünür.
Bu sahne oyunun en büyük kırılmalarından biridir çünkü Hamlet artık ölüm fikrini romantik değil, fiziksel ve gerçek biçimde görür. Ölüm apaçık bir gerçek olur onun için.
Hamlet deli gibi davranır ama çoğu zaman en bilinçli kişidir. (Bu kısım bana Oğuz Atay'ı ve onun karakterlerini, özellikle 'Tehlikeli Oyunlar'daki Hikmet karakterini hatırlattı ki zaten Oğuz Atay, Shakespeare'den çok etkilenmiştir)
Saray düzenli görünür ama içerisi çürüktür. (Dışarıdan göründüğü gibi değildir hiçbir şey, biraz da bunu gösterir bu eser.)
Bu yüzden oyunda tiyatro çok önemlidir. Hamlet’in oyunculara oyun oynatması boşuna değildir. Shakespeare adeta:
“Hayatın kendisi de bir sahne mi?”
sorusunu sorar.
Ophelia Meselesi
Ophelia oyunun en trajik karakterlerinden biridir. Hamlet’in öç alma meselesi ve sarayın çürümüşlüğü arasında ezilir.
Onun deliliği Hamlet’inkinden farklıdır:
Hamlet bilinçli biçimde delilik oynar,
Ophelia ise gerçekten parçalanır.
Suyla ilişkili ölüm sahnesi de çok semboliktir: Su arınmayı, teslimiyeti,
yok oluşu temsil eder.
Hamlet’in yaşadığı şeyler modern insanın krizine çok benziyor. Bugün de insanlar: Ne yapacağını bilemiyor, gerçeğe güvenemiyor, kendini yabancı hissediyor,
fazla düşünüyor, hayatın anlamını sorguluyor. (Oğuz Atay ve Dostoyevski karakterlerinde de hep bu vardır)
Bu yüzden Hamlet yalnızca bir prens değil; modern insanın zihni gibi okunabiliyor.
Hamlet’in dünyası: Sisli, soğuk, çürüyen,
karanlık bir dünya. Kaleler, mezarlar, gece sahneleri, hayaletler…
Ama asıl karanlık dışarıda değil, insanların içinde...
Kitaptan Alıntılar:
"İlk insan ölüsü karşısında olduğu gibi
Son ölen insanın da karşısında
'Bunun böyle olması gerek' demiştir akıl."
"Ah bu katı, kaskatı beden bir dağılsa,
Eriyip gitse bir çiy tanesinde sabahın!
Ya da Tanrı yasak etmemiş olsa
Kendi kendini öldürmesini insanın!
Tanrım! Ulu Tanrım! Ne bunaltıcı, ne berbat,
Ne tatsız, ne boş geliyor bu dünya bana!
Ah ne iğrenç, ne iğrenç! Bakımsız bir bahçe ki
Azgın bitkileri tohuma kaçmış,
Pis, kaba ne varsa tabiatta sarmış içini."
"Kötü işler gömülse de yerin dibine
Çıkar bir gün insanların gözü önüne."
"Korunmanın en iyi yoludur korku.
Gençlik, tek başına bile azdırır kendini."
"Ama kardeşim, sen de pek benzeme sakın
Şu iki yüzlü papazlara
Bizi dikenli, sarp cennet yollarında sürerler
Kendileriyse, aldırmayıp verdikleri talkına
Göbekli, gamsız, kaygısız çapkınlar gibi
Zevkin gül bahçelerinde gezerler."
"Herkese kulağını ver, sesini verme."
"Her şeyden önce de kendi kendinle doğru ol
O zaman, gece gündüze varır gibi,
Sen de aldatmaz olursun kimseyi."
Ama sağlam insan, nasıl cenneti de verseler
Dinlemezse aşağılık cümbüşlerin çağrısını,
Çürük insan, meleklerle sarmaş dolaş da olsa
Bıkar göklerdeki yatağından,
Can atar iğrenç pisliklere..."
"Aşk çılgınlığının ta kendisi bu,
Kendi yaman gücü yıkar kendini;
Aklını öyle başından alır ki insanın
Dünyada hiçbir tutku getiremez
Onun başımıza getireceği belaları."
"Deliliğin insana bulduruverdiklerini
Sağlam akıl yumurtlayamaz kolay kolay."
"İnsan, ne yaman bir yapı insan! Akıl gücüyle ne soylu bir
varlık! Düşünme yetenekleri ne sonsuz!"
"Tanrı size bir yüz vermiş, siz tutup başka bir yüz yapıyorsunuz kendinize."
"Doğduğu gün de, bugün de tiyatronun asıl amacı nedir? Dünyaya bir ayna tutmak, iyilerin iyiliklerini, kötülerin kötülüklerini göstermek, çağımızın ne olup ne olmadığını ortaya koymak. Gerçeği büyütmek ya da küçültmekle bilgisizleri güldürebilirsiniz ama bu bilenleri üzer;
oysa bir tek bilgili dost, bilgisiz bütün bir kalabalıktan daha önemli olmalı sizin için. Ah, ben öyle oyuncular gördüm ki sahnede, öyle beğenilen, alkışlanan oyuncular
gördüm ki, günaha girmeyeyim ama, değil Hıristiyan, değil Müslüman, insan bile değillerdi. Öylesine şişirme, uydurma hallere giriyorlardı ki, dedim bunları tabiatın kaba işçileri yaratmış olmalı, insan yapıyorum derken insanlığın berbat bir kopyasını yapmışlar."
"Ne mutlu o insanlara ki.
Uzlaştırıp akıllarıyla yüreklerini
Birer kavala dönmezler kör feleğin elinde,
Onun dilediği sesleri çıkararak."
"İnanıyorum söylediğini candan söylediğine ama bugünkü karar yarın bozulur çok kez.
Hafızanın kulu olmaz kararımız,
Çabuk doğduğu için büyümeden ölür,
Nasıl ki ham meyve dalında durur da,
Oldu mu kendiliğinden düşüverir yere.
Kendi kendimize verdiğimiz sözü tutmak,
En çabuk unuttuğumuz şeydir, ne yapsak."
"Rahmet neye yarar bir suç olmazsa silinecek?
İnsan iki şey beklemez mi dualarından:
Günah işlememek, işleyince de bağışlanmak."
"En acı söz ninni gibi gelir sersemin kulağına."
"Rahatlığın, zenginliğin çıkardığı bir çıban bu! İşliyor, patlıyor içinden ve insan
Bilmiyor niçin, neden öldüğünü..."
"Bir insana insan mı denir bütün işi
Yemek ve uyumak olursa dünyada yalnız?
Hayvan denir böylesine! Ne iştir bu Tanrım? (Sabahattin Ali gibi)"
"Nasıl yüzüm kızarmasın görünce karşımda
On binlerce insanın yakın ölümlere gittiğini?
Bir esinti uğruna, şan olsun diye,
Mezara gidiyorlar yatağa gider gibi.
Birkaç dönüm yer savaşıp alacakları,
Orduların kılıç oynatmasına elvermez,
Ölülerin gömülmesine yetmez bir avuç toprak.
Ey düşüncem, bundan böyle ya kana boyan,
Ya da beş para etmediğine yan."
"Öyle bozuk ki içim, günahın özü gibi öyle bozuk ki."
Bu kafanın bir dili vardı içinde, türkü söylerdi bir zaman.
Herif nasıl kaldırıp arıyor şimdi yere, Kabil' in eşeğinin çene kemiğiymiş, ilk cinayetin aletiymiş gibi. Belki de bir
politikacının kafatası bu hayvan herifin fırlatıp attığı.
Oysa adam sağlığında kendini Tanrıdan daha akıllı sanmış olabilir, olamaz mı?"
"Bu kemikler böyle ayak altında olmak için mi bunca nimetlerle beslendi?
Kemiklerim sızlıyor, düşündükçe."
Belalı iştir
Ufak tefek insanların araya girmesi
Büyük kılıçlar vuruşup şimşekler çıkarırken.
Başkasını iyi bilen kendini de iyi biliyor de-
mektir."
"Zamanımız böylelerine hayran işte,
böyle günün türküsünü çağıranlara!"
"Madem hiçbir insan bırakıp
gideceği şeyin gerçekten sahibi olmamış, erken bırakmış ne çıkar. Ne olacaksa olsun!"
Başlangıç/Bitiş:
11 mayıs pazartesi
14 mayıs perşembe- 2026
"İmanla, inançla yürürsen kaybolmazsın." Yer yer spoiler var ama o spoilerlara rağmen herkesin izlediğinden kendine göre bir anlam bulan filmlerden olduğunu düşünüyorum. ●Bab'Aziz “hikâye anlatan” bir filmden ziyade bir manevî yolculuk deneyimi gibi ilerler. Film doğrusal bir olay örgüsü kurmaz;…devamı"İmanla, inançla yürürsen kaybolmazsın."
Yer yer spoiler var ama o spoilerlara rağmen herkesin izlediğinden kendine göre bir anlam bulan filmlerden olduğunu düşünüyorum.
●Bab'Aziz “hikâye anlatan” bir filmden ziyade bir manevî yolculuk deneyimi gibi ilerler. Film doğrusal bir olay örgüsü kurmaz; daha çok masallar, semboller, şiirler ve tasavvufî düşünceler üzerinden ilerler. Aslında film bir “olay” değil, bir arayış hali anlatıyor. Herkesin kendine göre bir arayışı var ve son hep aynı yere varır aslında.
Kör derviş Bab Aziz ile torunu İshtar, çölde yapılan büyük derviş buluşmasına gitmeye çalışırlar. Ama Bab Aziz kör olduğu için yolu torunu bulur. Bu bile filmin ana fikrini daha başta verir: “Kalple yürüyen biri için göz her zaman gerekli değildir.”
Yol boyunca farklı insanlarla, hikâyelerle ve sembollerle karşılaşırlar. Her karakter sanki insan ruhunun başka bir tarafını temsil eder. Her bir karakter aslında ruhunun çağrısına uyumuştur o çölde ama farklı farklı şekillerde.
Tasavvufta insanın hakikate ulaşması bir “yol” olarak anlatılır. Çöl de bunun sembolü.
Çöl: yalnızlığı, arınmayı, dünyevî şeylerden sıyrılmayı temsil eder.
Filmde herkes bir yere gidiyor gibi görünür ama aslında herkes: kendini, aşkı, Tanrı’yı,
hakikati arıyor. Bu yüzden filmde sık sık kaybolmalar olur. Çünkü tasavvufta “kaybolmak”, bazen hakikate yaklaşmanın başlangıcıdır.
Bab Aziz’in şu sözü filmin özeti gibidir:
“Kalbini suya bırakan kişi, artık kaybolmaz.”
Buradaki “su” teslimiyet ve ilahî akış gibi düşünülebilir.
Tasavvufta insanın en büyük perdesi kendi benliğidir. Film sürekli bunu anlatır:
İnsan kendinden kurtulmadan hakikati göremez.
Ölüm korkusu yerine teslimiyet
Film ölümden korkmaz. Ölüm bir son gibi değil, dönüş gibi gösterilir. (Öyle ki Bab Aziz büyük buluşma olarak ölümüne gider, bunu filmin sonunda anlarız)
Bu çok tasavvufî bir bakış açısıdır. Özellikle Mevlânâ’nın: “Ölüm günüm, düğün günümdür”fikrine benzer ki son sahnede zaten Bab Aziz de bunu söyler kendi ölümü için.
Film klasik Batı anlatısı gibi kurulmamış.
Daha çok: mesel, kıssa, sufi hikâyesi,
rüya, şiir mantığıyla ilerliyor ve hepsi iç içe işleniyor.
Filmdeki müzikler ve dönüşler sadece estetik değil. Tasavvufta dönmek:
evrenin hareketini, insanın merkeze dönüşünü, Allah etrafında oluş fikrini
temsil eder. Özellikle sema sahnelerinde karakterlerin benliklerinden sıyrılıp daha büyük bir şeye karıştığı hissi yaşanır. (Filmin müzikleri insanın ruhunu bir davete çağırır gibi...)
Bab'Aziz filmindeki bazı sahnelerin çoğu aslında tasavvufî sembollerle doludur. O yüzden sahnelerin “hikâyede ne olduğu” kadar “neyi temsil ettiği” de önemli.
Dervişlerin buluştuğu sahne
Filmin sonunda ulaşılan büyük buluşma çok etkileyicidir çünkü film boyunca aranan şey sonunda görünür olur. Ama orada bile gösterilen şey “görkem” değil, birlik hissidir.
Bu sahne: insanların aynı kaynaktan geldiği,
farklı yolların aynı merkeze çıktığı,
ruhların birleşmesi fikrini taşır.
Oradaki insanlar sanki birey olmaktan çıkıp ortak bir ritmin parçasına dönüşür.
Film “Tanrı nedir?” sorusuna cevap vermiyor. Daha çok: “İnsan nasıl bir hâle gelirse hakikati hissedebilir?” sorusunu araştırıyor. Zaten Tasavvufta da anlatılan budur.
“Prens kendini değil ruhunu gördü”
bu film açısından çok güçlü bir okuma.
Çünkü Bab Aziz hikâyeyi anlatırken prensin gördüğü şeyi sıradan bir kibir gibi anlatmıyor. Daha mistik bir şey var orada. Prens suda kendi “hakikatini”, içindeki sonsuzluğu görmüş gibi davranıyor. O yüzden artık sıradan dünya ona yetmiyor.
Ama film burada ince bir çizgide duruyor:
Bu bir uyanış da olabilir, bir kayboluş da.
Tasavvufta insan ruhundaki ilahî tarafı fark ettiğinde artık eski hayatına dönemeyebilir. Prensin çölde dolaşması biraz bunu hissettiriyor:
Maddî dünyanın içinden taşmak.
Ceylan neden önemli?
Ceylan/doe/gazel tasavvuf ve Doğu şiirinde çok güçlü bir semboldür.
Genelde: ulaşılmaz güzellik, ruh,
ilahî aşk, kaçıp duran hakikat anlamlarına gelir. (Ve filmde sık sık yer alır görüntüsü ve adı ile)
Özellikle klasik İran ve tasavvuf şiirlerinde sevgilinin gözleri sık sık ceylana benzetilir. Çünkü ceylan: zarif, ürkek, yakalanamazdır.
Prensin hikâyesinde ceylanın olması bence şu anlama geliyor:
Hakikat insanın peşinden koştuğu ama tam sahip olamadığı bir şeydir. Ceylan bazen ruhun kendisi gibi de düşünülebilir:
görünür, çağırır sonra kaybolur.
Tasavvufta hakikat çoğu zaman “tam tutulamayan” bir şey olarak anlatılır. O yüzden ceylan sembolü çok uygun.
Bir başka yorum daha var: Ceylan dünyevî arzuyla ilahî arzu arasındaki geçişi temsil ediyor olabilir. Çünkü prens önce güzelliğe kapılıyor ama sonra bu onu fiziksel dünyanın dışına taşıyor.
Mezardan çıkan dervişler sahnesi
Bu sahne çok gerçeküstü görünür ama bence filmin en derin yerlerinden biri.
Bab Aziz’in mezarlığa gelip eski dostlarına selam vermesi ve onların kalkması aslında fiziksel bir “diriliş” gibi okunmak zorunda değil. Tasavvufta ölüm kesin bir yokluk gibi görülmez. Oradaki sahne sanki şunu söylüyor: Gerçek dostluk ve ruhsal bağ ölümle bitmez ve bedendir ölen, gömülen, ruhlar bakidir.
Dervişlerin mezardan çıkması:
geçmişin hâlâ canlı olması,
ruhların ölmemesi, hakikati bulanların zamandan taşması gibi okunabilir.
Ayrıca o sahnede korku yoktur. Mezarlık ürkütücü değil, huzurludur. Çünkü film ölümle kavga etmiyor.
Bir başka tasavvufî taraf daha var: Tasavvufta “uyanmak” çok önemli bir metafor. İnsanlar dünyada aslında uykudadır; ölümden sonra uyanırlar denir bazen. Bu yüzden mezardan kalkış:
fiziksel dirilişten çok ruhsal uyanış olabilir.
Prensin boynundaki şeyle Bab Aziz’in sonunda İştar’a verdiği şey arasında bilinçli bir paralellik var.
Bu yüzden: “Bab Aziz prensin yaşlı hâli olabilir mi?” yorumu yapılabilir.
Film bunu açık açık söylemez ama özellikle sembolik sinemada böyle “döngüsel kimlikler” olur. Burada birkaç ihtimal aynı anda açık bırakılıyor:
1. Gerçekten aynı kişi olabilirler
Prens: gençlik, arayış, tutkuyla hakikati kovalamak.
Bab Aziz ise: teslimiyet, huzur, olgunluk hâli.
Yani biri yolun başı, diğeri sonu gibi.
Bu durumda kolye: aynı ruhsal yolculuğun izi olur.
2. Bab Aziz prensin “geleceği” değil, tamamlanmış hâli olabilir
Tasavvufta zaman doğrusal düşünülmez bazen.
Prens hâlâ arıyor. Bab Aziz artık bulmuş gibi. İkisi aynı insanın iki ruhsal seviyesi gibi okunabilir.
3. Kolye “aktarılan sır” olabilir
Filmin sonunda Bab Aziz’in kolyeyi İştar’a vermesi çok önemli.
Bu: manevî miras, yolun devam etmesi,
hakikat arayışının nesilden nesile aktarılması gibi okunabilir.
Yani: Prens → Bab Aziz → İştar
şeklinde devam eden bir zincir olabilir.
Tasavvufta buna bazen “emanet” hissi denir.
Ve bence filmin en güzel taraflarından biri şu: Bu yorumların hiçbiri tamamen yanlış değil. Yönetmen Nacer Khemir filmi kesin cevaplar vermek için değil, izleyenin içinde yankılar oluşturmak için kurmuş gibi.
Benim için güzel, anlamlı bir filmdi.
14 mayıs perşembe-2026
●Uğur Yücel'i ve Türkan Şoray'ı izlemeyi severim, beğenirim de çok ama tesadüfen denk gelip izlediğim bu filmi pek beğenmedim. Ne yazık ki bu filmde olan olaylar ve buradaki kötü, çirkin hatta korkunç insanlar hep vardı ve artarak var olmaya da…devamı●Uğur Yücel'i ve Türkan Şoray'ı izlemeyi severim, beğenirim de çok ama tesadüfen denk gelip izlediğim bu filmi pek beğenmedim. Ne yazık ki bu filmde olan olaylar ve buradaki kötü, çirkin hatta korkunç insanlar hep vardı ve artarak var olmaya da devam ediyorlar. Sonu iyi bitse de genel olarak çok üzücüydü ama pek iyi işlenmemişti.
13 mayıs çarşamba-2026
●Burada paylaşacağım bilgilerin bazılarını kitabı okurken anlamaya çalışarak kendim not çıkardım, bazılarını ise işin içinden çıkamayınca yapay zekanın yardımıyla sadeleştirdim. Buraya yazdıklarımdan çok daha fazlası vardı kitapta ama kitap gerçekten anlaşılması zordu benim için. Biraz karışıktı da hatta umarım buraya…devamı●Burada paylaşacağım bilgilerin bazılarını kitabı okurken anlamaya çalışarak kendim not çıkardım, bazılarını ise işin içinden çıkamayınca yapay zekanın yardımıyla sadeleştirdim. Buraya yazdıklarımdan çok daha fazlası vardı kitapta ama kitap gerçekten anlaşılması zordu benim için. Biraz karışıktı da hatta umarım buraya notları bırakırken de her şeyi birbirine karıştırmamışımdır. Bu kadarını yapabildim şu anda, belki başka bir zaman tekrar okurum.
25 Nisan 1970
"Selim (Tutanamayanların baş karakterlerinden) gibi, günlük tutmaya başlayalım bakalım. Sonumuz hayırlı değil herhalde onun gibi. Bu defteri bugün satın aldım. Artık Sevin olmadığına göre ve başka kimseyle konuşmak istemediğime
göre, bu defter kaydetsin beni; dert ortağım olsun. Kimseye söyleyemeden, içimde kaldı, kayboldu, dediğim düşüncelerin, duyguların aynası olsun. Kimse dinlemiyorsa beni -ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda, bana, bunu da yaptınız."
Böyle başlıyor kitaba ya da günlüğüne Oğuz Atay. Selim gibi, onunla aynı bir ruh haliyle neredeyse. Ne garip kendi yarattığı bir karaktere benziyor ya da benzetiyor kendini, belki de Selim, Atay'ın kendisiydi birçok açıdan, zaten onunla ilgili bir şeyler duydukça pek de uzak gelmiyor bu ihtimal. Günlük tutacağım diyor ama aslında bu bir günlük olmaktan ziyade yer bir iç dökme, birkaç övgü ve eleştiri ve en çok da kitaplarının özellikle 'Tehlikeli Oyunlar' ve 'Oyunlarla Yaşayanlar'ın bir taslağı, onların yazım sürecinin notları gibi. Ve yeri geldikçe birçok yazara değiniyor. Üstelik günü gününe tutulan bir defter de değil. Bazen üst üste yazmış, bazen aylarca tek satır yazmamış.
"Bugün, Blake Edwards'ın -başoyuncu Peter Sellers- 'The Party- adlı filmini gördüm. iyi niyetli ve korkunç sakar bir adamın hikayesi. İlk defa bir komedinin, beni bu kadar yorduğunu, bana acı geldiğini gördüm."
Diyor bir başka gün, sana her şeyin bir yanıyla acı geldiğini düşünüyorum ben sevgili Atay. Çünkü sen hiçbir şeye öylece bakıp geçmemişsin komediye bile.
Dostoyevski'den, onun 'Suç ve Ceza' kitabındaki Marmaledov (Raskolnikov'un aşık olduğu Senya'nın alkolik babası) karakterinden, onun cennet meselesinde yaptığı taşkınlığın cehaletten olduğundan bahseder ki Dostoyevski onun genel olarak çok etkilendiği bir yazar diğer birçok yazar gibi Oğuz Atay da çok etkilenmiştir Dostoyevski'den.
Bu yerden hemen sonra başlıyor uzun uzun 'Tehlikeli Oyunlar' kitabından ve Hikmet'ten, Sevgi'den bahsetmeye.
"Gene Sevin'den (Sevin, bir arkadaşının eşi ve kendisinin de arkadaşı, dostu, çevirmeni ve belki daha fazlası?..) mektup beklemeye başladım. (Sevin'i seviyor, belki de sırf o olmadığı için günlüğe ya da daftere, kaleme sığınıyor.) Aynı psikoza düşmek islemiyorum oysa. Yalnız çalışabildiğim zamanlar ayakta durabiliyorum. Onun için güçlü olmak zorundayım. Bunu da becermek çok zor. Gerçekler henüz ağır geliyor. İlk günler hafif ve dayanılır gelen şeyler, şimdi biraz ağırlaştı. Fakat hüküm vermemeliyim. O kadar sık değişiyorum ki."
diyor bir gün ve onu özellikle son cümlesi için çok iyi anlıyorum çünkü ne yazık ki ben de...
"Joseph Losey"in 'Secret Ceremony' adlı bir filmini seyrettim. Yordu beni. Londra'yı, kırmızı, iki katlı otobüsleri görmeye dayanamadım."
Diyor, neden dayanamadı bilemem. Belki izlemem gerek belki de bu da yetmez onu anlamaya bu anlamda ama görüyorum ki sık sık filmler izlemiş Atay ve onlardan bahsetmiş yer yer. Severmiş yani film izlemeyi ve tam bu aralarda
bir yerde, bir günde yani "Bugünlerde kendimden bahsetmek isteği yok." demiş Atay. Zaten kendinden doğrudan hiç bahsetmiyor ki Günlükte. Belki de kitaplarından, oradaki karakterlerden bahsetmek de kendinden bansetmektir onun için, sonuçta Selim gibi günlük tutmaya başlayan Atay, başka bir yerde de Hikmek Benol (Ben-ol) ya da Turgut Özben (Öz-ben) oluyordur ya da Hikmet, Turgut ve değerleri hepsi Atay'dan bir parçadır oynayan, hayatın kendisini zaten hep bir oyuna benzetmiyor mu yazar, neden olmasın. Oyunlar ve gerçekler iç içe, oyunlar ve ve gerçekler bir belki de ve tabii oyuncular da.
"Hikmet'in yaşantısında en önemli noktalardan biri başkalarından çok şey beklemesi, ümit etmesi ve devamlı gerçek dışı hayaller kurması başkaları için ve sonunda devamlı bozulması ve bu
kendine yaptığı baskı ve kurduğu fanteziler yüzünden, karşısındakileri yaşadığı sırada değerlendiremeyişi." diyor bir gün 'Tehlikeli Oyunlar' kitabındaki Hikmet karakteri için.
"Bana öyle geliyor ki biz çocuk kalmış bir
milletiz ve daha olayları ve dünyayı mucizelere bağlı, mitlere bağlı bir şekilde yorumluyoruz en ciddi bir biçimde. Aklı başında bir Batılının gülerek karşılayacağı ve bize ölesiye ciddi gelen bir
şekilde. Bir başka nokta daha: öyle bir yarım yamalaklığıımz var ki, bizim dramımız, trajedimiz, akıl almaz bir biçimde gelişiyor. Ayrıca, bir trajedinin içinde olduğumuzun farkında bile değiliz. Çok güzel yaşayıp gittiğimizi sanıyoruz. iktidardaki adamlar da, bu sanıyı bütün millet adına dile getiriyorlar. Birkaç aydın dışında hunu anlayan yok gibi. O aydınlar da, sosyal bir takım sözler ediyorlar..."
Bu tarz haklı eleştirileri oluyor yer yer bazı kesimlere. Ve bu cümlenin devamında Hikmet'in de su tarz düşüncelere sahip olduğunu söylüyor. Yani yukarda da dediğim gibi kendisini ve yarattığı karakterleri bir görüyor aslında Atay. Belki de bu yüzden direkt kendinden değil onlardan bahsederek yazdıklarını da günlük olarak görüyor çünkü onları anlatmak aslında kendini anlatmak, kendine bir oyun sahnesi kurmak belki de?..
"Tutunamayanlar'dan daha canlı ve entrikalı bir olay istiyorum. Biraz hareket olsun istiyorum. Bu olay sosyal mücadele olabilir. Bu olay için de ikinci derecede yeni tipler olmalı." demiş bir yerde 'Tehlikeli Oyunlar' için.
Bir yerde söylediği birkaç cümleyi sadeleştirmeye çalışırken ortaya şunlar çıktı:
“İnsan bazen konuşur gibi yazabilir, bazen de yazar gibi konuşabilir. Özellikle uzun ve karmaşık cümlelerin özel bir tadı vardır. Çünkü insan zihni aslında düşünürken çok düzenli düşünmez; düşünceler birbirine karışır, dallanır budaklanır.”
Yani: İnsan kafasının içindeki düşünceler düz ve kısa değildir. Bu yüzden uzun, karmaşık cümleler bazen düşüncenin gerçek haline daha yakın olabilir.
Sonra şu soruyu soruyor:
“Ben Türkçeyi nasıl öğrendim? Yazı dilini nasıl edindim?”
Burada kastettiği: İnsan kendi yazı üslubunu nasıl oluşturur?
Yazarken kullandığı dil nereden gelir?
Sonra T. S. Eliot’tan söz ediyor: Eliot’ın düşüncesine göre yazı dili aslında konuşma dilinden doğar ama hiç kimse tam olarak kitaplarda yazıldığı gibi konuşmaz. Oğuz Atay da diyor ki:
“Ben de dilimi birçok kitaptan süzerek öğrendim galiba.”
Yani okuduklarından etkilenerek kendi üslubunu kurmuş. Ama ardından kendinden şüphe ediyor:
“Peki tatsız, kötü kurulmuş cümleleri nereden buldum? Onlar sadece bana mı ait?”
Bu çok önemli bir bölüm çünkü: Kendi yazarlığını sorguluyor.
“Güzel olanları kitaplardan öğrendim ama kötü taraflar tamamen bana mı ait?” diye düşünüyor.
Bir tür özgüvensizlik ve kendini eleştirme var. Sonra aklına şu cümle geliyor: “Beni gayri ciddiye alıyorsunuz.”
Yani: “Beni ciddiye almıyorsunuz.”
“Benim söylediklerimi önemsemiyorsunuz.”
Bu da onun anlaşılmama hissini gösteriyor. (Ki zaten hep bir anlaşılmama hissi, korkusu ya da gerçeği var Atay'ın)
"Bradley (İngiliz eleştirmen) diyor ki: Orta Çağ insanı, trajediyi, Talih'in kendisine
gönderdiği önüne geçilmez bir yıkım olarak görüyordu; Shakespeare, trajediyi bunun ötesine götürdü, bu unsura ek olarak, trajedinin aynı zamanda insanların -Shakespeare'de bunlar büyük insanlar, krallar vs.- hareketleri sonucu meydana geldiğini ifade etti. Hikmet'in trajedisinde, bence önemli unsur, bütün yıkımların onun davranışlarından doğması ve fakat onun, bütün bu felaketleri 'Talih'in Kudreti'ne bağlamasıdır.'
Diyor ama düşünüyorum gerçekten Hikmet'in yaşadığı bütün yıkımlar onun suçu muydu?..
Hikmet, her şeyden, herkesten bir yerden sonra gidiyor diyor. "Belki de yarım yaşantılar sürdürerek, bütün ölümlerden kaçıyor" diyor Atay.
Devamı yorumlarda...
Başlangıç/Bitiş:
9 mayıs cumartesi
11 mayıs pazartesi-2026
●İlginç, garip, ürkütücü... Bir şeyler işte... Bir insan sırf ilgi görmek için bu kadar ileri gider mi bilemiyorum yani biraz abartılı buldum ama olmaz da diyemiyorum net olarak. Thomas karakterinin düşüncesizliği ağrıma giden durumlardan biriydi kesinlikle ve filmin Türkçe ismi…devamı●İlginç, garip, ürkütücü... Bir şeyler işte...
Bir insan sırf ilgi görmek için bu kadar ileri gider mi bilemiyorum yani biraz abartılı buldum ama olmaz da diyemiyorum net olarak.
Thomas karakterinin düşüncesizliği ağrıma giden durumlardan biriydi kesinlikle ve filmin Türkçe ismi bana yanlış, daha doğrusu saçma, kötü geldi. Daha başka, uygun bir şey olabilirdi.
10 Mayıs Pazar-2026