Edward J. Hughes'in "Albert Camus" için yazdığı kitabı bulamadım burda. Yapay zekanın yardımına başvurdum çünkü benim için biraz karışık ve yoğun bir kitaptı. Kendisinden okuduklarımı sadeleştirmesini istedim: ●Edward J. Hughes, sadece "Camus ne yazdı?" sorusunu cevaplamaya çalışmıyor. Daha çok şu…devamıEdward J. Hughes'in "Albert Camus" için yazdığı kitabı bulamadım burda.
Yapay zekanın yardımına başvurdum çünkü benim için biraz karışık ve yoğun bir kitaptı. Kendisinden okuduklarımı sadeleştirmesini istedim:
●Edward J. Hughes, sadece "Camus ne yazdı?" sorusunu cevaplamaya çalışmıyor. Daha çok şu soruyu soruyor: "Camus neden Camus oldu?" Yani onun düşüncelerini, romanlarını ve felsefesini doğuran yaşam koşullarını anlatıyor.
Camus üç temel şeyin çocuğu olarak karşımıza çıkıyor: Yoksulluk, sessizlik
Cezayir güneşi ve denizi
Bunların üçü de daha sonra bütün eserlerinde tekrar tekrar karşımıza çıkacak.
1.Camus'nün ilk yarası: Babasızlık. Camus daha bir yaşındayken babasını savaşta kaybediyor. Bu yüzden çocukluğunda baba figürü yok. İlkokul öğretmeni Louis Germain onun hayatında çok önemli hale geliyor. Nobel ödülünü alınca annesinden sonra ilk teşekkür ettiği kişinin öğretmeni oluyor. Camus'nün hayatında kan bağı kadar insani iyilik de belirleyici olmuş. Onun insan sevgisinin köklerinden biri burada.
2. Sessiz bir annenin oğlu
Annesi yarı sağır. Az konuşuyor. Okuma yazması yok. Hayatı boyunca temizlik işlerinde çalışıyor. Camus annesini çok seviyor ama onunla tam anlamıyla konuşamıyor.
Bu yüzden çocukluğunda sevgi: söylenen bir şey değil, hissedilen bir şey haline geliyor. Belki de bu yüzden Camus'nün eserlerinde insanlar duygularını açık açık ifade etmezler. Özellikle Yabancı'daki Meursault buna benzer. Camus'nün dünyasında insanlar çoğu zaman susarlar.
3. Kitaplar onu ailesinden uzaklaştırıyor
Annesi okuyamıyor. Camus ise kitaplara gömülüyor. Annesi oğluna bakıyor ama onun okuduğu şeyleri anlayamıyor. Aralarında görünmez bir mesafe oluşuyor.
Camus bunu hayatı boyunca taşıyor.
Bir tarafta: kitaplar, düşünce, sanat
Diğer tarafta: annesi, yoksulluk, sessizlik
Bu yüzden son romanı "İlk Adam'ı"annesine ithaf ediyor ve "Bu kitabı asla okuyamayacak olan sana" diyor.
Bu cümle aslında bütün Camus'yü özetliyor.
4. Yoksulluktan utanmıyor. Camus'nün yoksulluk anlayışı ilginç. O yoksulluğu romantikleştirmiyor. Ama ondan da utanmıyor. Çocukluğu çok fakir geçiyor. Fakat aynı zamanda: deniz var,
güneş var, futbol var, arkadaşlar var.
Bu yüzden daha sonra şöyle bir düşünce geliştiriyor: İnsan yoksul olabilir ama yine de mutlu olabilir. Bu düşünce onun eserlerinde sürekli karşımıza çıkıyor.
5. Camus'nün "Cezayir mutluluğu"
Bu kitapta sık sık geçen bir tema. Camus için Cezayir: sıcaklık, deniz, beden,
güneş, yaşam sevinci demek. Bu yüzden Avrupa'nın kasvetli şehirlerine geldiğinde kendini yabancı hissediyor. Paris'e ilk gittiğinde dikkatini çeken şey kültür değil. Gri gökyüzü. Bu çok Camus'cü bir ayrıntı. Çünkü o önce bedenle hissediyor, sonra düşünüyor.
6. Ölüm fikri çok erken geliyor
Babasının ölümü. Savaş gazileri.
Tüberküloz hastalığı. Çevresindeki ölümler.
Hepsi çok erken yaşta karşısına çıkıyor.
Bu yüzden Camus'nün temel sorusu:
"Madem öleceğiz, nasıl yaşayacağız?"
oluyor.
Bu soru daha sonra: Sisifos Söyleni, Yabancı, Veba gibi eserlerin merkezine yerleşiyor.
7. Jean Grenier: Camus'nün ikinci öğretmeni. Louis Germain ona okul kapısını açtı. Jean Grenier ise düşünce kapısını açtı.
Grenier sayesinde Camus ilk kez şunu fark ediyor: Edebiyat sadece zenginlerin, aristokratların veya büyük kahramanların hikâyesi değildir. Yoksulların hayatı da edebiyat olabilir. Bu keşif çok önemli.
Çünkü Camus artık kendi dünyasının da yazılmaya değer olduğunu görüyor.
8. Camus'nün büyük çelişkisi: Solcu ama bağımsızlıkçı değil.
Camus: sömürge düzenini eleştiriyor, yoksul Arapların durumunu savunuyor,
sosyal adalet istiyor.
Ama aynı zamanda: Cezayir'in tamamen bağımsız olmasını desteklemiyor.
Çünkü kendisini de o toprağın çocuğu görüyor. Bu yüzden hem Fransız milliyetçilerinden hem de Cezayir bağımsızlık yanlılarından eleştiri alıyor.
Hayatı boyunca bu ikilemin içinde kalıyor.
9. Absürd fikrinin kökeni:
Camus şunu görüyor:
İnsan yaşamak istiyor. İnsan anlam arıyor.
İnsan mutlu olmak istiyor. Ama ölüm var, savaş var, hastalık var, adaletsizlik var. İşte bu çatışmaya absürd diyor.
Dünya bizim sorularımıza cevap vermiyor.
Ama yine de yaşamaya devam ediyoruz.
Camus'nün felsefesi kitaplardan önce hayatından doğdu. Önce yoksulluğu gördü. Önce sessizliği yaşadı. Önce ölümü tanıdı. Sonra bunları düşünceye dönüştürdü.
Bu yüzden Camus'nün metinlerinde fikirler çoğu zaman soyut kavramlar olarak değil; güneş, deniz, anne, sessizlik, hastalık ve ölüm gibi somut deneyimler olarak karşımıza çıkar.
1. Camus'nün evliliği ve özgürlük anlayışı
1940'ta Camus, Francine Faure ile evlenir. Ancak evlilikten önceki yazılarında ve günlüklerinde, kendisini geleneksel aile hayatına pek uygun görmediği anlaşılır.
Çalışabilmek için "zihinsel özgürlüğe" ihtiyaç duyduğunu söyler. Çok sayıda ilişkisi vardır ve aşkı ya da cinselliği tek bir kişiyle sınırlandırmayı istemez.
Bu tavrı, daha sonra eserlerinde de görülür. Özellikle Don Juan karakterine duyduğu ilgi bunun göstergesidir. Don Juan, hayatı ve aşkı hiçbir kurala bağlı olmadan yaşamak isteyen insanı temsil eder. Buna karşılık eşi Francine daha geleneksel ve düzenli bir aile anlayışına sahiptir. Bu nedenle evlilikleri baştan itibaren iki farklı dünya görüşünün karşılaşması gibidir.
2. Yoksulluk ve hastalık
Evlendikten kısa süre sonra Camus işini kaybeder. Maddi sıkıntılar yaşarlar.
Oran'a dönmek zorunda kalırlar.
Camus'nün tüberkülozu yeniden alevlenir.
Bu dönemde hem ekonomik hem fiziksel olarak zor durumdadır. Oran'dan ve hastalığından "iki çöl" diye söz etmesi, yaşadığı yalnızlığı ve sıkışmışlığı gösterir.
3. Savaşın Camus üzerindeki etkisi
1942'den sonra savaş Camus'nün hayatını tamamen değiştirir. Sağlığı için Fransa'nın kırsal bir bölgesine gider. Eşi Francine ise işine dönmek zorunda kalır.
Müttefiklerin Kuzey Afrika'ya çıkarması sonrasında haberleşmeleri zorlaşır.
Yıllarca ayrı yaşarlar. Bu ayrılık ve savaş ortamı Camus'nün düşüncelerini derinden etkiler.
4. "Vatan" fikrini yeniden keşfetmesi
Camus gençliğinde daha çok evrensel değerlere önem veren biriyken savaş sırasında "vatan" kavramı üzerine düşünmeye başlar. Ancak onun vatan sevgisi kör bir milliyetçilik değildir.
Camus'ye göre: Bir insan hem ülkesini sevebilir hem de ülkesini eleştirebilir.
Bu yüzden "Bir Alman Dosta Mektuplar"da şunu savunur: Gerçek vatan sevgisi, devletin her dediğini sorgusuz kabul etmek değil, adalet duygusunu koruyabilmektir.
Ona göre totalitarizmin (faşizm ve benzeri baskıcı rejimlerin) panzehiri eleştirel düşüncedir.
5. Doğa ve umut
Savaşın karanlığı içinde bile Camus doğada bir umut görür. Baharların her yıl geri gelmesi, kuşların ötmesi,
doğanın kendini yenilemesi,
ona göre insanlığın da yeniden ayağa kalkabileceğinin işaretidir.
Bu nedenle tarih ne kadar kanlı olursa olsun, doğanın yaşam gücü sonunda galip gelecektir.
6. Veba romanından ve romanının arka planında bahseder bir yerde kitap:
Veba görünüşte Oran kentinde çıkan bir salgını anlatır. Ama aslında:
Veba = Nazizm ve faşizm,
Salgın = işgal,
Hastalıkla mücadele eden insanlar = direniş hareketleri
olarak okunabilir.
Yani roman sadece bir salgın hikâyesi değil, insanın kötülüğe karşı dayanışmasının hikâyesidir.
Romanın sonunda salgın bitse bile kayıpların acısı bitmez. Camus burada savaş sonrasında insanların yaşadığı yas duygusunu anlatmaktadır.
7. René Leynaud'nun ölümü
Direniş hareketinde yer alan şair René Leynaud savaş sırasında öldürülür.
Camus onu yalnızca bir arkadaş olarak değil, ahlaki bir örnek olarak görür.
Ona göre Leynaud: Sanatçı olmasına rağmen mücadeleden kaçmamıştır.
Kendi rahatını değil, doğruluğu seçmiştir.
Bu yüzden sıradan bir savaş kurbanı değil, ahlaki bir kahramandır.
Devamı yorumlarda....
Başlangıç/Bitiş
30 Mayıs Cumartesi
3 Haziran Çarşamba