Spoiler içeriyor
Stanley Kubrick'in biyografisini izledikten sonra filmlerini de izlemeyi düşünmüştüm ve ilk olarak Barry Lyndon'u izlemeye karar verdim. Gerçi filmin üç saat olması gözümü bir tık korkutmuş olsa da bir şekilde izledim. Dönem filmlerine karşı çok ön yargılıydım genel olarak çok…devamıStanley Kubrick'in biyografisini izledikten sonra filmlerini de izlemeyi düşünmüştüm ve ilk olarak Barry Lyndon'u izlemeye karar verdim. Gerçi filmin üç saat olması gözümü bir tık korkutmuş olsa da bir şekilde izledim.
Dönem filmlerine karşı çok ön yargılıydım genel olarak çok sıkıcı olduklarını düşünüyordum ama bu film bir tık hoşuma gitti yaa. Özellikle de kıyafetlerini çok sevdim ve kadınların giydiği elbiseleri beğenmenin yanında erkeklerin gömleklerinin o kol detayını falan çok beğendim. Bu yazıyı bitirdikten sonra ilk işim öyle bir gömlek bakmak olacak galiba ksjdjsfdk
...
Bence film dönemine göre çok iyi. Yani her sahne ayrı bir tablo gibi ve izlerken içine çekiliyordum sanki, sadece görsel olarak da değil müziğini de çok beğendim. Zaten Kubrick'in filmlerinde hep klasik müzik kullandığını biliyordum ama izlerken ayrıca hoşuma gitti.
Bir de Barry'nin hayatında daha neler olacak diye merakla izledim sonra kendi hayatıma baktım ve çok monoton bir hayat yaşadığımı fark ettim.
Ama helal olsun, yaptıklarının doğru olduğunu savunmuyorum ama cesaretli adammış Barry. Hayatın dibini de zirvesini de gördü ben olsam yapamazdım mesela.
İrlandalı Redmond Barry, kuzeni Nora'ya aşık olduğu için onun bir ingiliz subayıyla evlenmesini kabullenemiyordu bu yüzden onu düelloya davet etti. Bu düello mantığı da çok tuhafmış ya. Avrupalı aristokrasi ya da üst düzey askeri çevre genellikle hakarete uğradığı zaman itibarları zedelenmesin diye sorunlarını mahkemeye taşımak yerine kendi aralarında düello yaparak halletmeye çalışıyorlarmış. Düelloda da birbirlerine sıralı bir şekilde ateş açarak üstünlük sağlamaya çalışırlarmış neyse bizim Barry de bu İngiliz subayını vurmayı başarmış fakat onu öldürdüğünü sandığı için kaçmak zorunda kalmış.
Kaçarken de bir şekilde Prusya ordusuna katılmış sonra casusluk yapmış, kumarbazlık falan derken Avrupa aristokrasisine girmiş sonra da zengin bir kadın olan Layd Lydndon ile evlenip soyluluk unvanı edinmiş fakat Layd'nin önceki eşinden olan çocuğu Lord Bullingdon, Barry'i hiç sevmiyor ve ondan nefret ediyormuş gerçi nefret etmesini de haklı buluyorum. Barry her ne kadar kendi çocuğuna iyi bir babaysa Bullingdon'a karşı da bir o kadar kötü babaydı.
He bir de çocukları Bryan vardı. Bryan bir gün babasına bir at istediğini söylemişti ve Barry de doğum günü hediyesi olarak ona bir at almıştı fakat çocuk o günü beklemeyip habersizce ata binip düşmüştü. Ben Barry'nin atı vermeden önce oradan gideceğini, yine her zamanki gibi yeni bir hayat kuracağını düşünmüştüm ki belki de öyle yapacaktı bilmiyorum ama oğlunun attan düşüp ölmesi onu büyük bir buhrana soktu. Tüm gün içip sızıyor, acı çekiyordu.
Bu sırada da Bullingdon, daha önce herkesin önünde Barry'den dayak yediği için ve onun paragöz olup aileyi mali yönden yıpratmasını da esaba katıp bir düello yapmak istemiş.
Bu düelloda Bullington ilk atışı yapacakken başta boşa atış yapmak zorunda kalmış ben bu kısmı Barry'nin yine bir hile yaptığını düşünerek izlemiştim. Hani çok bencil ve fırsatçı bir adam ya, bunu da yapmıştır demiştim fakat sıra kendisine geldiğinde Bullington'a ateş etmek yerine toprağa sıkmış olmasına şaşırdım.
Acaba oğlu öldüğü için hayatı mı anlamsızlaşmıştı yoksa Bullington'a yaptıklarından pişman mıydı bilmiyorum ama Bullington, tekrar atış hakkı edinince Barry'i bacağından vurup düelloyu kazanmıştı.
Bacağını ampüte etmek zorunda kalan Barry, Lord Bullington ile anlaşıp İngiltere'yi terk etmek zorunda kalıyor.
Ve onun da hikayesi burada bitiyor. Bundan sonra ne yapmıştır bilmiyorum ama kesin yeni bir hayat kurmuş yeni bir kimlikle hayatını yaşıyordur.
Yani Redmond Barry ile başlayan hikayenin Barry Lyndon ile sonlanmasını izlemiş olduk. Ben ilk başta gerçekten böyle biri var sanıyordum ama sonradan sadece bir kitap uyarlaması olduğunu öğrendim.
Normalde böyle bir kurgu pek ilgimi çekmez ama bu filmin ayrı bir atmosferi vardı sürekli izleyesim geliyordu muhtemelen dört saat olsaydı yine izlerdim. Tabii doğal olarak sıkıldığım sahneler de oldu ama orayı da bir şekilde hallettik.
...
Stanley Kubrick bu film ile 4 Oscar ödülü almış. En iyi sinematografi, en iyi sanat yönetimi, en iyi kostüm tasarımı ve en iyi müzik olarak. Yani emek verilmiş bir film hatta biraz araştırdım da bu film için bir yıl çekim yapılmadan önce üç yıllık bir hazırlık sürecinden geçmiş. Hazırlık süreci dediğim de bu kostümleri ayarlamak, evleri, eşyaları dizayn etmek.. Her şeyin 18. yy'a uygun şekilde olmasını sağlamak için dile kolay üç yıl bir ön hazırlık. Tabi her sahnenin tablo gibi olması da kolay bir şey değildir muhtemelen.
Ben sevdim yaa ben güzel bir sanat filmiydi tavsiye edilir.
Spoiler içeriyor
Sanırım bundan önce Gökteki Kale'yi izlediğimden o hareketlilik ve tempoya alıştığım için bu animasyon çok durağan geldi. Yine de çok tatlı ve özellikle görsel açıdan izlemekten keyif aldığım bir filmdi. Çizimleri, karakterleri, konusunu mitolojiden alması falan çok ilgi çekiciydi. Sanki…devamıSanırım bundan önce Gökteki Kale'yi izlediğimden o hareketlilik ve tempoya alıştığım için bu animasyon çok durağan geldi.
Yine de çok tatlı ve özellikle görsel açıdan izlemekten keyif aldığım bir filmdi. Çizimleri, karakterleri, konusunu mitolojiden alması falan çok ilgi çekiciydi.
Sanki bir masal kitabının içine girmişim de ben de o iki kardeşle birlikte bu serüvenin içindeydim.
...
Ben ve kardeşi Saeoirse babalarıyla birlikte deniz fenerinde yaşıyorlardı yanlarında bir de köpekleri Cu vardı Ben, Cu'yu kardeşinden daha fazla seviyordu daha doğrusu kardeşini hiç sevmiyordu çünkü Saeoirse doğduğunda annesi ortalıktan kaybolmuştu ve muhtemelen onun öldüğünü sanıyordu ama aslında annesi bir Selkie'ydi.
İrlanda mitolojisine göre Selkie, denizde fok balığı ve karada ise insan şeklini alıyor. Yani annesi doğum yaptıktan sonra denize dönmüştü. Bu yüzden de annesinin gitmesinin sebebini kardeşine bağlayan Ben, onu hep dışlıyor ve hep kıskanıyordu.
Saeoirse çok tatlıydı ya onu alıp ısırmak istiyordum.
Bu arada Saeoirse de bir Selkie'ydi. Deniz kabuğunu üflediğinde etrafta büyülü şeyler oluyordu bunu fark eden babası Saeoirse'nin kürkünü bir sandığa koyup denize attı muhtemelen sonunun annesi gibi olmasından korkmuştur.
Neyse bu kürk denize atıldıktan sonra Saeoirse gün geçtikçe hastalanmaya ve zayıflamaya başladı bu durumu fark eden büyükannesi burada yaşamak çocuklara göre değil diyerek onları şehre götürdü.
Tabii gitmek istemeyen Ben, gizli gizli kaçma girişiminde bulununca kardeşi de peşinden gitti ve o sırada birkaç baykuş Saeoirse'yi kaçırdı.
Kaçıran da Baykuş Cadısı olan Macha, Saeoirse'nin şarkısını kullanarak tüm büyülü varlıkları kurtarmayı amaçlıyor ama bu kurtarma kısmı kişiden kişiye göre değişir bence. Yani varlıkların duygularını kavanozlayıp onları taşa dönüştürerek acı çekmelerine engel olmak kimine göre bir kurtarma kimine göre de bir işkence sanırım. Ama izlerken böyle bir şey olsa ne güzel olur diye düşündüm yani temelli olmasa da bazen bize ağır gelen duyguları kavanozlayıp rafa kaldırsak ne iyi olurdu.
...
Bir şekilde Macha'dan kurtulmayı başarıyorlar ve kürkü de bulunca Saeoirde şarkı söyleyip taşlaşmış olan tüm büyülü varlıkları eski haline geri getiriyor ve denizden çıkan annesi, ona iki dünya arasında bir seçim hakkı tanıyor ya denizde yaşayacak ya da insan kalıp babası ve abisinin yanında kalacak diye.
Saeoirse insan olmaya karar veriyor.
...
Ben, bu süreçte kardeşiyle güzel bir bağ kurmuş ve olanların sorumlusunun kardeşi olmadığını ve gereksiz bir nefret içinde olduğunu, babası da annelerinin yasını tutmaktan çocuklarıyla ilgilenmediğini fark etmişti.
Galiba bazen fark edilmiyor böyle şeyler.
Genel olarak çok tatlı, büyüleyici bir animasyondu. Sabaha kadar bu animasyonun içinde ol deseler olurdum yani..
Spoiler içeriyor
İçimi yumuş yumuş yapan çok soft bir animeydi. Müzikleri ekstra hoşuma gitti hatta daha önce dinlemiş olabilir miyim diye düşündüğüm bir tanıdıklık hissi oluştu. Güzeldi. Bu anime uzun zamandır listemde olmasına rağmen bir türlü elim gitmiyordu her seferinde neyse ya…devamıİçimi yumuş yumuş yapan çok soft bir animeydi. Müzikleri ekstra hoşuma gitti hatta daha önce dinlemiş olabilir miyim diye düşündüğüm bir tanıdıklık hissi oluştu.
Güzeldi.
Bu anime uzun zamandır listemde olmasına rağmen bir türlü elim gitmiyordu her seferinde neyse ya başka zaman izlerim, şu an hiç ilgimi çekmiyor deyip erteliyordum. Bu kadar güzel olacağını bilseydim hiç ertelemezdim.
Bir de hangi yılda çıktığuına bi bakayım dedim 1986'yı görünce şok oldum. Bu kadar eski olacağını tahmin etmiyordum ama yine de konusu çok ilgi çekiciydi ve o merak unsuru bende hiç eksilmedi sürekli bir hareketlilik vardı, bu hoşuma gitti.
Daha önce Yürüyen Şato'yu izlemiştim onun da hissettirdikleri çok hoştu müzikleri falan ama konusunu pek beğenememiştim sanki yani sevmediğim bir şeyler vardı hatta çok mu abartılıyor bu Miyazaki diye düşünmüştüm ama lafımı geri alıyorum. Niye öyle düşündüm onu da bilmiyorum tek bir film izleyerek karar mı verilir?
...
Filmde Sheeta isimli kızın peşine düşmüş birkaç adam ve yaşlı bir kadın görüyoruz önce bu koşuşturmanın ne için olduğunu anlamaya çalışıyoruz derken hoopp kızımız aşağı düşüyor.
Tam düştü ne olacak diye düşünürken bu sefer de kız havadan süzülerek iniyor ve o sırada bu kızı gören Pazu, Hint filmi çekiliyormuşçasına bir edayla kilometrelerce öteye koşarak kızı havada yakalıyor ajdhnfd
E adam Japon olduğu için her şeyin bir mantığı var demiş olacak ki kızın havadan süzülmesinin sebebini de boynundaki kristal kolyeye bağlıyor. Peşlerindeki bu insanların amacı da o kolyeye sahip olmak falan filan.
Amaa böylesine büyülü bir kolye için bir düşman az herhalde bize bir düşman daha lazım deyip bu sefer de Muska adında başka bir düşmanı karşımıza çıkarıyor.
Gökyüzünde şehirlerin olduğu bir evrende bulutların ardında Laputa adında bir ada varmış hatta Pazu'nun babası uçakla uçarken bu adayı görmüş fakat kimseye inandıramamış, çoğu kişi tarafından aklını yitirdiği bile düşünülmüş taa ki ölene kadar. Bu yüzden Pazu'nun hayali Laputa'yı bulup böyle bir yerin olduğunu ispatlamak olmuş.
Ve Sheeta, Laputa'nın soyundan gelen bir kızmış.
Düşündüm de herkesin Laputa ile ilgili bir hayali var. Pazu öyle bir yerin var olup olmadığını öğrenmek istiyor, Muska Laputa'nın teknolojisini ve silahlarını kullanıp dünyayı kontrol altına almak istiyor, yaşlı kadın ve oğulları da oranın hazinelerine ulaşmak istiyor. Benim bile izlerken Laputa'da yaşama hayalim oldu ama garibim Sheeta ya, hayal kurmasına bile izin vermediler anca kızın peşine düştüler. Bi izin verseydiniz de soluklansaydı.
Bu arada Yürüyen Şato'da da böyle isteğim vardı, istediğim yere gidebileceğim bir şatom olsun diye. Bu animeleri izlerken en sevdiğim kısım da bir yere bağlı olmayan yaşam alanları olması sanırım. Yani konfor alanındasın ama özgürsün tam benlik.
Yaşlı kadın ve oğullarının olduğu sahneler çok komikti eklemeden geçemeyeceğim her ne kadar Dola kötü ve çirkin görünse de çok zeki ve komik bir karakterdi bence onu sevdim yaa. İlk başlarda seveceğimi düşünmemiştim Muska'yı görünce beterin beteri var dedim herhalde.
Sheeta ile Pazu'nun ilişkisi de çok tatlıydı, beraber zorlukların üstesinden geldiler Laputa'yı özgür bıraktılar falan güzeldi.
Bir de bir mağarada taşların oluşturduğu o renk şöleni de çok hoştu. Aklımda yer edinen sahnelerden biri de buydu. Görsel olarak çizimleri çok beğendim, müziğini de çok beğendim ve konusu da çok iyiydi.
Çok bilinen bir animasyon zaten ama benim gibi izlemeyi erteleyenler için tavsiye ederim.
Bu kitapla pek hoşlaşmadık ya. Kötü bir eser olduğundan değil de pek benlik değilmiş diyelim. Bir insan iki saniye önce okuduğu bir cümleyi hemen unutur mu? Ben unuttum, unutuyordum yani.. Aslında dili de ağır değildi ama okurken hep anlamadığımı fark…devamıBu kitapla pek hoşlaşmadık ya.
Kötü bir eser olduğundan değil de pek benlik değilmiş diyelim.
Bir insan iki saniye önce okuduğu bir cümleyi hemen unutur mu?
Ben unuttum, unutuyordum yani.. Aslında dili de ağır değildi ama okurken hep anlamadığımı fark ediyordum ve açıkçası zorlanarak okudum.
Belki de şu an bu kitabı okuma modunda değildim ama sanmıyorum ya, kendimi siyasi konuları anlamıyorum diye şartlandırdım o yüzden böyleyim. Vatandaşlığı da hiç anlamıyorum mesela. Bu yüzden dersi direkt elemiştim. Niye böyleyim ki ?
Neyseee
"Zafere giden her yol mübahtır." sözünü motto edinen Machiavelli'nin bu kitabını çok merak ediyordum o yüzden bir şans vermek istedim. Aslında dediğim gibi kötü bir kitap değil ve okunması da gerekiyor bence çünkü iktidarın nasıl kazanıldığı, nasıl korunması gerektiğiyle ilgili farklı bir bakış açısı sunuyor.
Bu arada kitap normal olarak daha çok İtalya tarihi üzerine kurulu belki de bu yüzden çok ilgimi çekmemiştir hatta asıl zorlanma sebebim o yabancı isimler de olabilir bilmiyorum. Türklerden bahsettikleri an ekstra dikkatimi veriyordum çünkü njfds
Kitapla ilgili ne anlatabilirim bilmiyorum ki..
Bir Prens için halk tarafından korkulmanın sevilmekten daha güvenli olduğundan bahsediyor ama nefret edilmemesi gerektiğini de vurguluyor.
Paralı askerliğin iyi bir şey olmadığını, halkın kendi ordusuna sahip olmasının öneminden, Prens'in yakınında ona sadık kişilerin olması gerektiğinden falan acımasız olacaksa bunu tek seferde ve hızlı bir şekilde uygulaması gerektiğini tekrarlarsa bunun bir zulüm olacağını söylüyor. Yani bunun gibi tavsiye niteliğinde bilgiler.
Machiavelli bunu o dönemin hükümdarı olan Medici'ye ithaf etmiş. Daha sonra cumhuriyeti desteklediği bir eser daha yazmış derken insanlar onun ikili oynadığını fark etmiş. Yani Makyavelizmin temellerini atmış diyebiliriz.
Tabi bazı kişiler de Machiavelli'nin yanlış anlaşıldığını, aslında hep cumhuriyeti desteklediğini ama daha iyi bir İtalya için önce güçlü bir lider tarafından yönetilmesi sonra da cumhuriyet ile özgürlüğe kavuşması gerektiğini savunuyor.
Yani bilemiyorum yazarı hep "Amaca giden her yol mübahtır" cümlesiyle hatırlayacağım galiba, o yüzden fikirlerinin çok da masum olduğunu düşünmüyorum.
Yine de farklı türde kitaplar okuyunca mutlu hissediyorum o yüzden o kadar da nefret etmedim bu kitaptan, sanmıyorum ama tekrar okunur yani :)
Spoiler içeriyor
Bir film anca bu kadar can acıtabilirdi.. Gerçek bir yaşam hikayesi olmasını geçtim günümüzde hala çocuk istismarının yaşanması ve verilen cezaların komik rakamlar olması ayrıca canımı acıtıyor. İnsanlar artık çocuklarını nasıl koruyacağını bilmiyor. Her yer kötü zihniyetli sapıklarla dolu her…devamıBir film anca bu kadar can acıtabilirdi..
Gerçek bir yaşam hikayesi olmasını geçtim günümüzde hala çocuk istismarının yaşanması ve verilen cezaların komik rakamlar olması ayrıca canımı acıtıyor.
İnsanlar artık çocuklarını nasıl koruyacağını bilmiyor. Her yer kötü zihniyetli sapıklarla dolu her gün ayrı bir tecavüz haberi görüyoruz.. Yani benim aklım almıyor, insanlar nasıl bu kadar pislikleşebiliyorlar?
Hayır bir de caydırıcı bir ceza da verilmediği için ne olacak ki birkaç yıl yatarız diye düşünüyorlar herhalde. Ya da akıl sağlığım yerinde değildi deyip işin içinden kolayca sıyrılabiliyorlar. Off of çok kötü bir adalet sistemimiz var çok...
Daha dün bir haber okumuştum 26 kişiye 250 yıl hapis cezası diye. Sanırım artık bu şekilde fazla ceza vermiş gibi gösteriyorlar halbuki kişi başı on yıl bile etmiyor. Ve bunun gibi bir çok haber...
Umarım bir gün adaleti, adaletli bir şekilde kullanmayı öğrenirler.
...
Filmi birkaç ay önce izlemiştim ama son kısmını izleyemeden kapatmak zorunda kaldık o yüzden daha yeni bitirebildim. Öncelikle çok duygusaldı, tek başına izlemiş olsaydım muhtemelen hüngür hüngür ağlardım ama etkisi kolayca gitmiyormuş sondaki o mahkeme sahnesinde ben de onlarla ağladım.
Ailesinin psikolojisini, So Won'un hissettiklerini anlamaya çalıştım. Aslında dedikleri gibi şu an ne kadar empati kurmaya çalışsak da onların hissettiklerini hissedemeyiz. Mesela annesinin tüm çocukların başına gelseydi kızı ön plana çıkmazdı düşüncesini ne kadar anlamaya çalışsak da anlayamayız sanırım. Korkunç bir düşünce gibi gelir bize ama bu travmayı yaşayan bir aile daha korkunç ne yaşayabilir ki?
Yine de Allah göstermesin, yazarken bile kötü hissediyorum.
Umarım bu pisliklerin soyları tükenir de kurtuluruz onlardan.
Normalde unutmayayım diye direkt filmi anlatıyorum ama yapamayacağım sanırım. Sadece So Won'a sımsıkı sarılmak ve koca yanaklı çocuğun yanaklarını sıkmak istediğimi hatırlıyorum. Arkadaşlıkları güzeldi, özellikle de o küçük çocuğun kendini suçlayıp ağlamasına o kadar üzüldüm ki.. Bir de okuldaki arkadaşlarının cama ödevleri, çizdikleri resimleri, geçmiş olsun dileklerini asması çok özeldi.
Bir de So Won'un babasına karşı istemsiz ördüğü duvarlar.. Açıkçası olayın hiç bu boyutunu düşünmemiştim, aslında iki taraf da çok zor bir durumdaydı. Yine de her şeye rağmen ailesi bu süreçte çok güzel destek oldu. Tabii terapistin de büyük bi etkisi vardı ona da çok üzülmüştüm.
Genel olarak üzüldüm yaa.
Önermeye çekindiğim bir film oldu benim için, konusu çok ağır. Hayır bir de ben bunu 13 yaşındaki yeğenimle izledim daha doğrusu o izliyordu ben sonradan dahil oldum. Böyle bir konusu olduğunu bilseydim asla izletmezdim.
Bu aralar aylık kitap aboneliklerine bakıyorum aslında çok hoşuma gitti ama bir arkadasim Bir Kutu kitap için güzel kitaplar göndermiyorlar demişti o yüzden vazgeçtim. Şimdi de Satırbaşı ilgimi çekiyor ama bilmiyorum yaa her ne kadar rastgele gönderilen kitaplar güzel bir…devamıBu aralar aylık kitap aboneliklerine bakıyorum aslında çok hoşuma gitti ama bir arkadasim Bir Kutu kitap için güzel kitaplar göndermiyorlar demişti o yüzden vazgeçtim.
Şimdi de Satırbaşı ilgimi çekiyor ama bilmiyorum yaa her ne kadar rastgele gönderilen kitaplar güzel bir fikir olsa da kitapları beğenmeyecekmişim gibi hissediyorum o yüzden okuyacaklarım listesinden almak daha mantıklı geliyor.
Keşke Raf'ın da kitaplar için böyle bir abonelik kısmı olsa yaa, yani bizim oluşturduğumuz listeden seçilen rastgele kitaplar aylık olarak bize gönderilse falan çok güzel olmaz mıydı??
Gerçi o kadar istememize rağmen etiketleme özelliği bile yıllardır gelmiyor böyle bir şeyi asla yapmazlar ama yapılırsa ilk ben abone olacağım bilginize jskdjd
Neysee Satırbaşı'nın abonelik sitemini uygulayan var mı, memnun musunuz?
Spoiler içeriyor
"Birbirimize rastlamadan evvelki hayatımız sahiden birbirimizi aramaktan başka bir şey değilmiş... Ne aradığımızı bilmeden aramak..." Sabahattin Ali'nin çok fazla eserini okumadım ama insanı iyi anlatan bir yazar olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar karakteri sevmesek de neyi neden yaptığını anlayabiliyoruz. Yazar…devamı"Birbirimize rastlamadan evvelki hayatımız sahiden birbirimizi aramaktan başka bir şey değilmiş... Ne aradığımızı bilmeden aramak..."
Sabahattin Ali'nin çok fazla eserini okumadım ama insanı iyi anlatan bir yazar olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar karakteri sevmesek de neyi neden yaptığını anlayabiliyoruz. Yazar bunu güzel yansıtıyor.
Mesela ben Ömer'e çok sinir oluyorum ama insan bu, herkes kusursuz değildir yaa deyip biraz hak veriyorum. Macide'nin düşünmeden etmeden iki gün önce tanıdığı adama güvenmesine de sinir oluyorum ama onun da yapacak bir şeyi yoktu, gidecek kimsesi yoktu deyip ona da hak veriyorum. Yanii biraz da hayatın zorluklarını çeken insanları okuduk diyebiliriz.
...
Bu kitapla ilgili bir tespitim var. Mesela ben bu kitabı lise zamanlarında okusaydım çok beğenebilirdim hani o zamanlar biraz daha edebi eserlerle haşır neşir oluyorduk ya, ilgimi çekerdi muhtemelen.
Fakat şimdi okurken sadece daraldım. Bu biraz da benim sorunum sanırım, ben biraz geç okudum bu kitabı. Eskiden hep duyuyordum ama elim bir türlü gitmiyordu şimdiyse pek sarmadı ne yazık ki.
Ya da bir arkadaşım uzun bir süre sınava çalıştıktan sonra bu tarz okumalar çok sıkıcı oluyor şimdiye kadar öğrenmek amacıyla bir şeyler okuyordun ondan böyle hissediyorsun falan demişti.
O da olabilir bilmiyorum.
Neysee
Ömer'in Macide'yi görür görmez hissettikleri, ruhlarının daha önce karşılaştığını düşünmesi falan yalan yok, okurken hoşuma gitmişti. Tıpkı Ömer gibi heyecanlanmıştım ben de. Güzel bir aşk hikayesi okuyacağım sanmıştım ama maalesef düşündüğüm gibi olmadı.
İnsanlar niye birinden hoşlandığı zaman bu kadar çok değişiyor diye düşünmüştüm. Halbuki Ömer çok kötü bir insan değildi sadece kendini arıyordu, ne yapacağını bilmiyordu ve bunun üstüne bir de Macide ile evlilik sürecine girmişti daha doğrusu zorunda kalmıştı. Bunun getirdiği yükü de hesaba kattığında işin içinden çıkamaz olmuştu. Daha kendine bile doğru düzgün bakamıyorken bir de evlenip ev geçindirmeye çalışıyordu. Bu da içindeki o işin içinden çıkılmaz hali körükledi.
Yaannii Ömer'in düşündüğü gibi tüm suç içindeki o şeytanda değildi biraz da her şey yanlış bir zamana denk gelmişti. Gerçi doğru zaman da olmazdı sanki..
Dönemin şartları mı desem yoksa Ömer'in hazıra konmaya alışmışlığı mı bilmiyorum Ömer istese de o doğru zaman bir türlü gelmezdi. Zaten sonunda kendi tembelliğini hep içindeki şeytana yüklediğini fark ediyordu.
Ah Ömer biraz çevrendekileri değiştirmiş olsaydın şu an senin hakkında bambaşka şeyler konuşuyor olabilirdik.
Çvresindeki kişileri de uzun uzun konuşup her şeyi çok biliyormuş gibi davranan ama aslında hiçbir şey bilmeyen insanlara benzettim.
Sanırım tahammül edemiyorum böyle insanlara o yüzden onların olduğu her kısımda gözlerimi devirmekten fenalık geldi.
Macide karakterini de bambaşka bir şekilde okurum diye düşünüyordum birdenbire Ömer'in eşi olmuş dişinden tırnağından artırdıklarıyla evi geçindirmeye çalışan bir kadın haline gelmişti. Yani hayatın insanın karşısına neler çıkaracağı düşündüğümüzden çok başka olabiliyor, sürprizlerle dolu falan ama böyle beklemiyordum. En azından birine muhtaç olmadan tek başına ayakta duran bir karakter okuduğumu sanıyordum. Gerçi 1940'larda yazılan bir eserden bahsediyoruz ama yine de Macide ile ilgili en büyük hayal kırıklığım bu.
Bir de annesinin ona gönderdiği mektupta ne yazdığını da bir tık merak ediyorum keşke onu açıklasaydın be Sabahattin Ali içimde kaldı..
Bedri karakteri için ne düşüneceğimi bilmiyorum. Seven sevdiği için her şeye katlanır mı diye bir düşündürdü. Ona hem çok üzüldüm hem de saf mısın yaa niye hala buradasın gitsene, kendi hayatına baksana dedim. Yani bir bakıma Bedri'nin ablasına hak veriyorum.
Sonunda Ömer'in verdiği karar biraz bencilce olsa bile bence en doğru karardı. Tabi bunu Macide'nin düşüncelerini de bildiğim için diyorum. Yoksa son bir kez konuşma fırsatı vermemesi çok sinir bozucu.
Son olarak da Ömer'in veznedarı tehdit etmesi.. Her şeyi içindeki şeytana yükleyen biri için beklenen bir şeydi aslında ama ben şunu düşündüm; şimdi eğer böyle bir durumda olan biri bana derdini anlatsaydı ne yapardım?
Bu konu hakkında çok ikilemde kaldım hani bilip de birine söylememek ayrı söylemek ayrı dert.
Sonuçta veznedar da zor durumda, yaptığı iyiliğe karşılık gördüğü muamele çok kötü. İnsanı iyilikten soğutuyor..
Yani bu konu hakkında ne düşüneceğimi bilmiyorum umarım ilerde biri bana böyle dertlerini anlatmaz da düşünmek zorunda kalmam.
Spoiler içeriyor
Uzun zamandır beni bu kadar etkileyen bir dizi izlememiştim. Sadece güzel olmasından bahsetmiyorum uzun zamandır bir şey seyrederken ağlamamıştım, iyi geldi. Hem ağladım hem kahkaha attım hem de ne olacak diye merak ettim. Yani dizilerin sonunda fragmanlar olmasa bu kadar…devamıUzun zamandır beni bu kadar etkileyen bir dizi izlememiştim. Sadece güzel olmasından bahsetmiyorum uzun zamandır bir şey seyrederken ağlamamıştım, iyi geldi.
Hem ağladım hem kahkaha attım hem de ne olacak diye merak ettim. Yani dizilerin sonunda fragmanlar olmasa bu kadar kısa sürede bitirmezdim muhtemelen çünkü fragmanı izleyince bak yine bir şey olmuş, acaba ne olmuş deyip merak ediyordum ve tüm günüm bu diziyi seyretmekle geçiyordu.
Bir ara gerçekten gerçeklik algımı yitirdim. Sanki ben de o mahallede yaşıyormuşum da olanları seyrediyormuşum gibi bir moda girmiştim.
Güzeldi yaa..
Yani ben genelde böyle aile temasının olduğu, arkadaşlıkların ağır bastığı yapımları izlemeyi çok seviyorum bunu da bu yüzden sevmiş olabilirim. Bu arada muhtemelen bu kadar içli dışlı bir mahallede yaşasam aşırı bunalırdım çünkü bireyselliğe çok alıştım ve aile içerisinde bile genelde pek beraber takılmıyoruz, kalabalığa gelemiyorum falan ama izlemeyi seviyorum.
Küçükken böyle bir mahallede büyümeyi arkadaşlarımla sürekli beraber takılmayı ve ailelerimizin de arkadaş olmasını isterdim ama bizim payımıza evden bile çıkmasına izin verilemeyen bir çocukluk kaldı. Bir yandan hak veriyorum mahalle tarzı bir yerde yaşamadım ve bulunduğum yerde de pek akrabamız yoktu hatta apartmanda hiç çocuk yoktu ama olsa bile ebeveynsel faktörler sağ olsun yine beni kısıtlardı.
Yanii şöyle ki bazı şeyler içimde kaldı ama yapacak bir şey yok. Nasıl büyütüldüğüm benim sorunum değildir herhalde.
İleride çocuğum olursa onu bu tarz şeylerden kısıtlamak istemiyorum ama artık herkes annem gibi olmuş çocuğunu sokağa salmıyor jsdjfvj
...
Dizide beş arkadaşın gençliğini izliyoruz. Yani bir numarası yok normal yaşamlarını izliyoruz sevinçlerini, kavgalarını, üzüntülerini, aşklarını, arkadaşlıklarını, sınav sürecini.. Yani hayattan şeyler işte.
Zaten konusunu hayattan aldığı için daha güzel bence.
Aile bağları, komşuluk ilişkileri falan çok hoşuma gitti. Zaten kültürel farklılık olsa da bazı yönlerden birbirimize benziyoruz yani 80'li yıllarda yaşayan anne babamıza bile sorsak geçmişi bu dizideki gibi anlatırlardı.
Dizide bu arkadaşların hayatına ortak oluyoruz her birinin ailesini tanıyoruz hatta ben sadece birkaç bölüm izleyerek onları yıllarca tanıyormuş hissine kapılmıştım her birini ayrı ayrı sevdim.
Deok Sun'un neşeli hali, Bo Ra'nın korkunçluğu, kardeşlerinin o komik tavırları.. çok ikonik bir aileydi. Babalarının sürekli birilerine üzülüp olmayan parasıyla bir şeyler satın alması, annelerinin de bu duruma hep söylenmesi..
Bu ailede fav karakterim her ne kadar canavar olsa da Bo Ra'ydı yaa. Yani o karakter gelişimini izlemek hoşuma gitmişti. Sonlara doğru düşünceli tavırlar sergilemesi, özellikle de kriz anlarında olgunca şeyler söylemesini beklemiyordum. Tabii ilk bölümlerde hiç çekilmiyor bu karakter.
Deok Sun'u da sevdim, ona bazen üzüldüm. Hep hayal kırıklığına uğraması falan onu o kadar iyi anladım ki.
Mesela ben sonunda Jung Hwan ile evleneceğini düşünüyordum yani buna emindim ama maalesef Jung Hwan bu konuda pek atik değildi hiç adım atmıyordu ama bir yandan ona da hak veriyorum arkadaşlık ile aşk arasında bir seçim yapması gerekiyordu.. Bu konuda pek cesur değildi.
Şimdi benim karakterler arasında kendimi en yakın hissettiğim Jung Hwan oldu çünkü duygularını belli edememesi, ailesine karşı hep soğuk davranması en önemlisi de sevdiğini söyleyememesi falan bana çok tanıdık geldi. Onu da o kadar iyi anlıyorum ki..
Annesinin bu durumdan hep muzdarip olmasına da çok üzüldüm ya, diğer annelerin hep çocuklarıyla iyi bir iletişimi oluyordu o da hep üzülüyordu. Ayy bir de bir şey diyeyim mi ben bu kadını da çok sevdim. Özellikle de zengin olmasına rağmen diğer annelere karşı hep düşünceli olması içimi yumuş yumuş yaptı. Böyle bir komşumuz olsun isterdim.
Jung Hwan'ın babasına da üzülüyordum yaa etrafındakiler hep enerjisini sömürüyordu. Bir iki gülseniz, ona karşılık verseniz ne olurdu sanki.
Jung bong da yürüyen ansiklopedi.. her şey hakkında bilgisi vardı ama bir türlü sınavları geçemiyordu. Bizim bilgiyi doğru yerde kullanamayışımız.. Ah Jung Bong.
Onun olduğu bazı sahneler komik olsa da izlerken çok yoruluyordum yaa. Yani dizi boyunca telefona baktığım anlar genelde onun olduğu sahnelerde oluyordu.
Sun Woo da favori karakterlerimden biriydi. Ben onun Bo Ra'yı sevmesine o kadar şaşırmıştım ki ilk başlarda be de Deok Sun gibi heyecanlanmıştım ha itiraf etti ha edecek dedim ama aşkını itiraf edeceği kişinin Bo Ra olduğunu duyunca ben de büyük bir şoka uğradım.
Herkesin ona Bo Ra'dan korkmuyor musun diye sorması komikti ama iyi bir ikili olmuşlardı bence onları da sevdim.
Jin Ju da çok tatlıydı arada bir onu ısırmak istiyordum hele büyümüş hali Bo Ra'nın tıpatıp aynısıydı kjchvfkj
Dong Ryung'u ilk başlarda sevmesem de sonradan o kadar üzüldüm ki ona. Özellikle de ailesinin onunla ilgilenmeyişi, annesinden en ufak bir ilgi gördüğünde mutlu olması yaa çok minnoştu. Hem de komikti, onun olduğu sahneleri hep gülerek izlemiştim.
Tüm arkadaşların Taek'i bağrına basması, hatta sadece arkadaşları da değil ailelerinin de aynı şekilde hep turnuvalarını takip etmesi her şeylerini ona göre ayarlaması o kadar güzeldi ki.. Annesizliğin getirdiği o mahcubiyeti de çok iyi yansıtıyordu ona hep üzülüyordum yaa...
Aslında her ne kadar Deok Sun'un Jung Hwan ile olmasını istesem de Taek'i seçmesine de sevinmiştim. Bir ara hep hırslı oluşundan falan basediyorlardı diye Jung Hwan ile olan arkadaşlıkları bozulacak, birbirlerine meydan okuyacaklar falan sanıp korkmuştum ama neyse ki öyle bir şey yaşanmadı da içim rahat bir şekilde izleyebildim. Sanırım arkadaşlıkları bozulsaydı buna çok üzülürdüm.
Tabii Jung Hwan'a da üzüldüm orası ayrı.
Dizi çok güzeldi ama sonu beklentimi karşılamadı yaa. Hep üst üste zaman atladılar falan derken en sonunda sadece Deok Sun, Bo Ra ve Taek'in yetişkin halini gördük. Ben diğerlerini de merak etmiştim en azında tekrar buluşup 40'lı yaşlardaki halini de gösterebilirlerdi. Ya da Taek ile sevgili olduklarını ailelerine nasıl anlattılar, düğünleri nasıl oldu falan bunları hep merak ediyordum.
He bir de Jung Hwan'ın Deok Sun'a aşkını itiraf ettiği o sahneyi çok geçiştirdiklerini düşünüyorum en azından bu konu hakkında konuşmalarını isterdim çünkü her ne kadar yanındakilere 'sahte' bir itiraf olduğunu inandırmış olsa da Deok Sun bunların gerçek olduğunu biliyordu.
Ya bilmiyorum sanki sonunda ters köşe olsun diye Taek'i seçmiş gibi gösterdiler çünkü en başından beri Jung Hwan olduğuna çok emindim niye böyle yaptılar yaaaa?
...
Neysee çok beğendim bu diziyi. Ağlama kotamı da doldurdum hayır sorun benden mi kaynaklanıyor onu da bilmiyorum, her duygusal sahnede kendimi ağlarken buluyordum. Normalde bu kadar aşırı duygusal da değilim yani ne oldu bana?
Neysee upuzun lafın kısası çok güzeldi tavsiye edilir.
Spoiler içeriyor
BA YIL DIMMM Mükemmel bir animeydi, diziydi artık her ne deniyorsa. Bu türde ilk defa bir dizi izledim ve onu da çok sevdim hatta önüme gelene anlatıp övdüğüm için artık izlemeyeceğiz ama içinde kalmasın anlat demeye başladılar hahahsf Şimdi ben…devamıBA YIL DIMMM
Mükemmel bir animeydi, diziydi artık her ne deniyorsa.
Bu türde ilk defa bir dizi izledim ve onu da çok sevdim hatta önüme gelene anlatıp övdüğüm için artık izlemeyeceğiz ama içinde kalmasın anlat demeye başladılar hahahsf
Şimdi ben bu animeyi izlerken ilk 2-3 bölümde çok sıkıldım hatta hiç sarmadı devam etmem diye düşündüm ki öyle de oldu aradan biraz zaman geçtikten sonra tekrar bi şans vereyim dedim ve çok hoşuma gitti.
Bazen üst üste bir sürü bölüm izliyordum bazen kendimi tutmaya çalışıyordum bir bölümle sınırlıyordum ama kesinlikle sıkıldığım bölüm sayısı bir elin parmaklarını geçmez.
Karakterlere bayıldım hikayelerine, işleniş tarzına, büyümelerini görmek falan yani bu kadar iyi beklemiyordum. Sonuçta bu karakterler bir çizimden ibaret ve bir insanın yaşadığı duyguyu o kadar da iyi yansıtmaz diye düşünüyordum ama kesinlikle bu konuda yanılmışım.
Gerçi niye böyle düşündüm onu da bilmiyorum animelerden nefret eden insanlara dönüştüm iyice.
Neyseee
İnsansı yaratıklar olan titanların insanları yiyip etrafı talan ettiği bir dönemde yaşayan Eren Yeager ve arkadaşlarının yaşadığı güçlükleri, ailelerini paramparça eden titanları yenmek isteyişlerini, askerlik sürecini, intikamı, arkadaşlığı, özgürlüğü, politikayı ve daha birçok konuyu hikayeye öyle güzel entegre etmişler ki.. En sevdiğim özelliği bu oldu.
Bir de bu devlerin nereden geldiğini ve neden geldiğini onlarla birlikte ben de merak ediyordum bu yüzden merak unsurunu da çok iyi işlemişler, yani dozundaydı. Sanki her seferinde bir seviye daha atlayıp daha detaylı bir bilgi ediniyorduk yaa o da sevdiğim kısımlardan biriydi.
Şimdi diyeceksiniz ki "Bu kadar mı çok sevdin hiç mi sevmediğin kısımlar olmadı?" diye.
Hemen cevap veriyorum
Oldu.
Sevmediğim şeyler de oldu hatta listenin başında Eren var.
Eren başlı başına sinir olduğum karakterlerden biriydi.. Yani düşünün Reiner'e karşı bile bi sempatim var, onu az çok anlayabiliyorum ama Eren'e çok sinir oluyorum. Kafasına göre kararlar almalar, her şeyi ben yapacağım moduna girmeler, dengesiz hareketler falan. Yani kanka tamam ana karakter sensin tamam devleri sen yenmek istiyorsun ama abartmasan mı?
Çok sinir oldum..
Bir de son sezonda, son kısımda beklediğim gibi bir final izleyemedim o da sevmediğim durumlardan biriydi. Yani nasıl olurdu diye düşünmek istemiyorum ama böyle beklemiyordum.
Mikasa'ya da yer yer sinir oldum özellikle "Eren Ereh!" deyip peşinden koştuğu kısımlar.. Yani anlatmak istemiyorum aşırı sinir bozucuydu. Zaten o kısmı da ben pek anlamadım çok açıklayıcı anlatmadılar sanki Mikasa neden sürekli Eren'i koruyordu? Yani neden Armin değil de Erendi? Eren'i sevdiği için miydi yoksa başka bir sebep var mıydı o kısımlar bende yok şu an. Kırmızı atkıyla mı alakalıydı anlamadım.
Bu arada ben ilk başlarda Mikasa'yı Eren'in ablası sanmıştım kjvikidjl ya da üvey kardeşi falan ne biliyim sürekli onu korumak isteyişi, ablası gibi davranışını buna yormuştum sonradan bir baktım ki Mikasa'yı Erenle shipliyorlar. Ben buna çok şaşırmıştım asla ikisini düşünmüyordum hatta Jean ile ya da Levi ile bile shiplediğim oldu ama Eren olmadı yaa. Zaten çok fazla aşksal olaylara girilmiyordu ama yine de editlerini falan izleyince böyle düşünmüştüm.
Levi Ackerman konusuna gelince de bir şey anlatacağım. Şimdi ben bir gün 14 -15 bölüm üst üste izledim yani tüm gece aot izledim derken sabah uyandığımda kafamda bir ses yankılanıyordu "Bestiee Levi Ackerman hani şu milyonlarca kızın aşık olduğu Levi Ackerman var yaa" diye vkjfdjknvj
Artık bu ses kafamda nasıl bir yer edinmişse durduk yere gelip kendini hatırlattı ve ben o sesi hatırladığım ana kadar Levi'nin kısa boylu olduğunu fark etmemiştim. Zaten ondan sonra da onun için bücür falan demeye başladılar jsıdjsdm
Çok kötüler.
Jean sanırım en beğendiğim karakterlerden biriydi. Yani dengesizce hareketler etmiyordu en azından, bir şeyleri tartıp ona göre hareket falan ediyordu, olayları bütünüyle görebiliyordu.
Mesela ben bu kısımda herkesin farklı yetenekleri olduğunu vurgulamalarını da sevdim. Yani Armin'in savaş yeteneği çok yok ama olayları birleştirip mantıksal hareket edebiliyor ya da Eren'in savaşma yeteneği var ama mantıksal hareket edemiyor, her şeyi duygularına göre anlık yaşıyor.
Ahh bu animeden sonra Eren isminden bile soğudum.
Jean, Connie ve Sasha'nın arkadaşlıkları çok tatlıydı. Marco da vardı ama onu hiç hatırlamıyorum, uzunca bir süre izlemeye ara verdiğim için ölen çoğu karakteri unutmuştum.
Ya bir de sevdiğimiz herhangi bir karakteri hemen öldürebilmelerine ne demeli?..
Mesela ben Erwin'in öldürüldüğü kısımda o kadar çok üzüldüm ki sonra bir baktım Armin'i de öldürdüler hangisine üzüleceğimi şaşırdım.
Bu arada interaktif diziler oluyor yaa o seçim kısmında keşke bu da interaktif bir dizi olsaydı diye düşünmüştüm. Acaba Ervin seçilseydi nasıl olacaktı? Gerçi bunu da yine kadere bağlarlardı sonu yine aynı biterdi..
...
Hange Zoe'yi de çok sevmiştim o da benim favorilerimden biriydi. Levi ile atışmaları, sürekli konuşması ve devlere olan büyük ilgisi komikti. Gerçi merak edilmeyecek gibi değiller ben de olsam Hange Zoe gibi olurdum.
Bir diğer favorim de Reiner 'di mesela. Onu ilk başlarda da çok sevmiştim ve hain olduğunu öğrendiğimde büyük hayal kırıklığına uğramıştım.. Neyse ki son sezon tekrar favorilerim arasına girdi.
Ben bu karakterin diğerlerine nazaran iyi işkendiğini düşünüyorum yani bir süre keşif birliğinde kalmış bir düşmanken asker olmakla savaşçı olma ikilemi yaşaması bile çok iyiydi. Sonuçta ona da surun öteki tarafında olanların düşman olduğu öğretilmiş ve çocukluktan beri buna inanarak bir savaşçı olmuştu. Gerçi uzunca bir süre keşif birliğinde kalmasına, ordakilerin de hiçbir şeyden haberi olmadığını bilmesine rağmen onları hala düşman gözüyle görmesi mantıksızdı ama beyni bir kere yıkanmış istese de dost gözüyle bakamaz bence.
Kendimi biraz da Marley'de yaşayan Eldialıların yerine koydum da zormuş.
Aslında iki taraf da kendine göre haklı ama Marleylier ekstra haksız yaa. Belki onlar da zamanında haklılardı ama haklıyken haksız konumuna düştüler. İnsanları deve dönüştürüp insan yedirtmek ne yaa?
Bu aradaaa ben bu devlerin oluşma kısmını, Ymir'in hayatını, krala aşık olmasını falan çok mantıksız buldum. Olayların Mikasa'ya bağlanması zaten hepten saçmaydı. Mesela neden Mikasa?
Mikasa'nın geçmişini doğru düzgün anlatmadılar bile, hep merak ediyordum.
O kısmı bu kadar geçiştirip sonunu Mikasa'ya bağlamaları saçmaydı.
Bir de Eren'in geçmişe gidip insanların seçimlerine karar vermesi ne alakaydı? Orada bir paradoksa girdim ama nasıl bir paradoks olduğunu anlatamayacağım. Madem geçmişe gidebiliyorsun daha mantıklı kararlar verdirtsene Eren. İşte bak, iyi savaşıyor ama mantıksız kararlar alıyor. Armin'de bu özellik olsaydı var yaa etraf çiçek bahçesi olacaktı.
...
Bu arada ben Zeke'nin ötenazi planını daha mantıklı bulmuştum daa neysee.
Olan olmuş giden gitmiş..
...
Bazen izlediğim şeylerin bir kurgu olduğunu unutuyorum direkt karakterlere yönelik düşüncelerimi yazıyorum. Bazen çok sinirlenebiliyorum beni bu konuda mazur görün yoksa ben de bunun kurgu olduğunu biliyorum ksjsjsnxkdj
Bu arada eklemediğim o kadar çok detay var kii..