"Mutsuzluk. Dünyada her türden mutsuz insan vardı, hatta sanırım sadece mutsuz insanlarla dolu olduğunu söylemek abartıya kaçmaz. Ama onların mutsuzluğu "toplum"la utanmadan sıkılmadan kavgasını edebilecekleri türdendi, toplum da karşılığında bu mutsuzluğa anlayış gösteriyordu. Öte yandan, benim mutsuzluğum, bütünüyle benim kendi…devamı"Mutsuzluk. Dünyada her türden mutsuz insan vardı, hatta sanırım sadece mutsuz insanlarla dolu olduğunu söylemek abartıya kaçmaz. Ama onların mutsuzluğu "toplum"la utanmadan sıkılmadan kavgasını edebilecekleri türdendi, toplum da karşılığında bu mutsuzluğa anlayış gösteriyordu. Öte yandan, benim mutsuzluğum, bütünüyle benim kendi suçumdu ve mutsuzluğumun kavgasını edebileceğim kimse yoktu. Sesimi çıkarıp en ufak bir itirazda bulunmaya kalksam benimle alay edecek, cüretime afallayacak sadece Hirame değil, bütün toplum olacaktı. "Bencil" dedikleri şey miydim sadece, yoksa tam aksine iradesiz miydim? Kendim de bilmiyordum. Yalnızca kendini daha mutsuz etmeyi becerebilen ve nasıl duyabileceği hakkında hiç fikri olmayan bir demet suçluluktan ibarettim."
...
Kitaba başladığımda neredeyse tüm güne yayılan bir elektrik kesintisi olmuştu ve zaten gelir, en fazla ne kadar kesinti olabilir ki diyerek kalan son şarjımı da tüketmiştim. Eskiden elektrik kesintileri hoşuma gidiyordu çünkü gözlerimin bir süre sonra alıştığı o zifiri karanlıkta ya düşünüyordum, hayaller kuruyordum ya da evdekilerle sohbet ediyorduk falan eğlenceli oluyordu. Şimdi ikisine de tahammülüm yok sohbetleri sarmıyor daha doğrusu cevabını vermeyeceğim sorular sordukları için artık dinlememeyi tercih ediyorum ve belirsizliklerle dolu geleceğimi düşünmek bile istemiyorum. O yüzden daha fazla kendimle baş başa kalmamak adına mum ışığında bu kitabı okumaya başladım evet, gerçekten mum ışığında okudum hatta ileride çocuklarım kitap okumazsa eğer "Ben mum ışığında bile kitap okuyordum siz çok şımarıksınız!" diyeceğim. Okurken bunu da düşünmüştüm. Neyse. İlk başlarda, mum ışığında okuduğum sıralarda kitap çok sardı hatta karakterle biraz özdeşleştirdim kendimi. Tıpatıp aynı şeyleri düşünmüyoruz tabi ama empati kurduğumda neler hissettiklerini anlayabildim ve üzüldüm ona, ama kitabı bitirdiğimde gördüğüm karakter bambaşka bir karaktermiş gibi hissettim. Farkının ne olduğunu daha çözemedim ama çocuk olduğunu düşündüğüm bir karakterin bu şekilde hayata yabancılaşması ve hissettikleri en basiti soytarılıkların bile kendince bir sebebinin olması beni karaktere yakınlaştırmıştı, yardıma muhtaç bir çocuk görüyordum fakat sonrasında kurduğu ilişkiler, yaptıkları karakterle arama duvarlar ördü sanki. Yine yardıma muhtaçtı ama bilmiyorum ön yargısal düşünceler burada devreye giriyor sanırım. Karaktere karşı empati kurduğum kadar karşısındaki kadınlara karşı da kurmaya çalıştım galiba onun etkisi de olabilir.
Ama yine de ana karaktere yüklenmeyeceğim çünkü yaşıyor olsaydı ve böyle düşündüğümü bilseydi kendini daha kötü hissederdi muhtemelen.
Gerçi bir yandan karakterin neden böyle olduğunu da anlayabiliyorum nasıl anladığımı kelimelerle ifade edemiyorum ama anlayabiliyorum. Amaçsızlık mı desem, anlam arayışı mı ya da bir arayışın olmaması mı bilmiyorum kelimelerle ifade edemem ama karakterin sorununun o tarz bir şey olduğunu düşünüyorum ve çevresindeki insanların kötü olmasının da bir etkisinin olduğunu düşünüyorum. Şans sadece zengin aristokrat bir ailede doğmakla olmuyor maalesef.
...
Osamu Dazai'nin intihar girişimlerini az çok duymuştum bu yüzden neler hissettiğini merak ediyordum. Bu yüzden bu kitap yazarın düşüncelerine biraz ışık tutmuş gibi hissettim sevdim sanırım. Gerçi otobiyografik olarak anılıyor mu bilmiyorum ama düşüncelerini yansıttığını düşünüyorum.
Bir de konudan bağımsız olacak biraz, bu aralar sürekli bir şeyler tüketmek istiyorum bunun psikolojideki karşılığı ne bilmiyorum ama iki dk boş duracağım diye ödüm kopuyor. Ya temizlik yapıyorum ya kitap okuyorum ya bir şeyler seyrediyorum.. Müzik dinleme işini biraz geri plana attım ama zaman zaman onu da dinliyorum. Yani hayatımın başrolü olma işini bir süreliğine bıraktım. Ne zaman gökyüzüne bakıp bulutları seyrettiğimi ya da dışarıdaki o kuş cıvıltılarını dinlediğimi hatırlamıyorum, belli etmiyorum ama yaşadığım yer beni boğuyormuş gibi hissediyorum ama insanlar tarafından "bu kız da evden çıkmıyor, insan sevmiyor" diye anılıyorum. Çünkü evde ne kadar boğuluyorsam dışarı çıktığımda bunu bir iki katı daha fazla boğuluyorum. Sanırım insanın iç huzuru olmadığı zaman genel olarak boğuluyor.
Neysee güzeldi bence, sevdim tavsiye edilir.
Spoiler içeriyor
Sonunda diziyi bitirdim ama o kadar sinirliyim ki anlatamam. Dizi bitince ve Red John'u bulunca biraz rahatlarım sandım ama aksine daha çok sinirlendim yani şöyle söyleyeyim Red John'u bulamamaları bile sorun değildi en azından bir amaç vardı ve katilin kim…devamıSonunda diziyi bitirdim ama o kadar sinirliyim ki anlatamam. Dizi bitince ve Red John'u bulunca biraz rahatlarım sandım ama aksine daha çok sinirlendim yani şöyle söyleyeyim Red John'u bulamamaları bile sorun değildi en azından bir amaç vardı ve katilin kim olduğunu öğrenecektik diye izliyorduk. Kim olduğu derken isim olarak değil gerçekten kim olduğunu öğreniriz sanıyordum ama öylesine bir karakteri Red John diye tanıtıp tüm dosyaları kapattılar. Bu kişi neden seri katil, bunca şeyi nasıl yapabilmiş niçin yapmış, nasıl bir psikolojisi varmış falan hiç anlatılmadı ve açıkçası bu beni çok sinirlendirdi.
Gerçi şu an düşününce ki gerçekten şu an düşündüm bunu, bir seri katili benim olmasını istediğim gibi anlatıp üstüne adamın psikolojisine inselerdi muhtemelen onu sempatik gösteren ve idealize eden fanların olma ihtimali vardı bunun önüne geçmek için sıradan bir insanı hatta aciz ve bir iki takdir alabilmek için merhamet dileyen bir adamı Red John olarak gösterdiler. Böyle olduğunu ümit ediyorum yoksa yine sinirleneceğim.
Yaani tatmin olabildim mi dersem pek sayılmaz hatta bu diziyi öve öve bitiremeyenleri dövmek istiyorum. Büyük bir beklentiyle izlemiştim ki birkaç gündür günümün büyük bir kısmı bu diziyi izlemekle geçiyordu Red John'u öğrenmeden önce merakla, öğrendikten sonra da bitsin artık kurtulayım düşüncesiyle.
Aslında bir şey diyeyim mi son ana kadar ümidim vardı mesela son bölümlerde gerilim biraz arttı ve yeni bir seri katil vakası ortaya çıktı ya işte ben o sırada şöyle düşündüm; Red John ortalık durulsun diye gerçekten o olduğunu düşündürecek bir adamı ortaya attı ve yöntemini değiştirip yeniden insanları öldürmeye başladı. İşte en sonunda da ben bitti demeden oyun bitmez deyip ya teslim olacak ya da kendini öldürecekti falan. Off böyle bir son yazılsaydı var ya bu dizi bir süreliğine favorilerimden de öte bir dizi kategorisine girebilirdi.
O zaman bu diziyi öve öve bitiremezdim ama şu an sıradan bir dizi kategorisinde maalesef. Kötü değil aslında bence çok da güzel ama bir süre sonra bayıyor. Karakterleri çok sevdim, işlenişi de güzeldi yani benim gibi üst üste yüz bölüm izlemeyen, yayınlandığı dönemde haftalık izleyen biri için güzel ve kaliteli bir diziydi hatta her bölümün Red John ile alakalı olmaması, bazen farklı olaylar izlememiz, karakter gelişimleri açısından da mantıklıydı aslında daa.. Dediğim gibi pek tatmin eden bir son değildi.
Bu arada CBI > FBI diyebilir miyiz?
FBI'a geçtikten sonraki o soğuk atmosfer içimi o kadar daralttı ki hem yeni karakterler gelmişti, onlara alışmaya çalışıyorduk hem de görsel olarak kasvetli ve ciddi bir ortam sunmaya çalışmışlardı yani gerek var mıydı böyle bir şeye bilmiyorum ama uzatmalara oynayıp Patrick ile Lisbon'u birleştirmeyi hedeflemişlerdi sanki başka kayda alınacak bir olay yaşanmadı diye hatırlıyorum. CBI zamanı daha sıcak ve sempatik bir ortam vardı o bölümleri özlemiyor değilim.
...
Şimdi en sevdiğim kısımdan devam edeceğim tabiki de karakterler hakkındaki düşüncelerimi teker teker anlatacağım.
Öncelikle Patrick Jane:
Patrick Jane ile tek ortak noktamız ikimizin de çaykolik olması galiba. Turkuaz fincanı hala aklımın bir köşesinde, o fincandan alıp vibelamak istiyorum.
Patrick hem sinir olduğum hem de sempatik bulduğum bir karakterdi. Muhtemelen gerçek hayatta böyle birine denk gelsem aşşıırııı nefret ederdim ama izleyince sempatik ve komikti. Bazı olaylarda hata yaptığını fark ediyordu ama sürekli haklı çıkması ve insanları görür görmez sicilini çıkarması fazla yapay duruyordu yaa.
Bu karakter yüzünden anksiyetem bile artmış olabilir çünkü her an biri cebimden bir şey alacak gibi hissediyorum ya da tüm gün acaba Jane burada olsaydı bu yaptığım hareketten ne çıkarırdı, dolabı dağınık bıraksam benim hakkımda ne düşünürdü, bunu tutuş şeklim ne anlama gelirdi diye düşünüp duruyorum. Kısacası psikolojimi bozdu.
Tabi bazen çok tatlı olabiliyordu ama favorim değil çünkü dizinin yarısında sevdiysem yarısında da sinir oldum. Fazla bencil bir karakterdi bence özellikle de Lisbon'a karşı.
Lisbon'u da seviyordum yaa bence iyi bir patrondu. İlk sezonda çok soğuk gelse de sonradan alıştım galiba. Kuralları hayatının bir parçası yapmış ki genel olarak diğer ajanlar da öyleydi ama Teresa bunu daha çok önemsiyordu ona rağmen kuralların k'siyle bile ilgilenmeyen Jane' e aşık olması cabası. Her ne kadar mutlu son olsun diye çabalamış olsalar da ben aralarında aşk değil de birbirini önemseyen iki arkadaş olsunlar isterdim. Yani kavuşamamış olsalardı daha anlamlı olurdu sanki. Böyle deyince kendimi kötü hissettim ama izlediyseniz ne demek istediğimi anlayacaksınız.
Lisbon'un Cho ile ilişkisi çok tatlıydı bence, yanlış hatırlamıyorsam gelinlik bakamaya Cho'yu çağırmıştı o sahneyi izledikten sonra keşke bu tarz sahneler daha çok olsaydı diye düşünmüştüm. Cho karakteri favorim bu arada, hem çok ciddiydi hem de doğrucu Davut'tu ve komik olma gibi bir amacı olmasa bile komikti. Gerçi Rigsby ile de iyi bir ikiliydi onu da unutmayayım gülerek izliyordum onların da sahnelerini. Geçmişini keşke daha detaylı işleselerdi ya merak ediyordum.
Ve bir türlü normal bir aşk hayatı yaşatmadılar adama ya son sezonda Vega'yı getirdiler ama sanki kimle partner yapacaklarını bilemedikleri için öldürdüler gibi hissettim çünkü Cho'yla mı yoksa Wylie ile mi eş olacak bilemedik. Aslında dizide en sevdiğim kısım aşk çatışması yaşatmamaları ya da ekipteki herkesin birbiriyle sevgili olmaması galiba. O kadar özlediğim bir durum ki artık gerçekçiliği de kalmıyor bu durumun. Dizilerde iki kadın bir erkek ya da tam tersi bir durumda aşk üçgeni yapmaya çalışıyorlar artık gına geldi bu durumdan. Neyse ki bu dizide böyle bir şey yoktu rahat rahat izledik.
Rigsby ve Van Pelt de sevdiğim karakterlerdendi ama bu konuda bir şey demek istiyorum Van Pelt'i Rigsby ile tekrar sevgili yapabilmek için FBI'daki ajanı casus ilan etmek çok kötü bir seçenekti yaa ben de tıpkı Grace gibi ona inanmıştım ve hatta yakıştırıyordum da zorlama olmuştu biraz. Yani bu durumun tek olumlu tarafı Grace'nin o dobra tavırları olmuştu bence, onun o halini izlemek keyifliydi. Rigsby için de bu durumun tam tersini söyleyeceğim Sera ne alakaydı? Hani Van Pelt'i seviyordun düğünden önce ona itiraf etmemiş miydin niye Sera ile çocuk yaptın? Üstelik Sera'ya evlenme teklifi ediyor ama kadın "Yok, ben bu durumda evlenmeyeceğim benimle zorunda olduğun için evlenme" diyor ona bile itiraz etmiyor, erkek aklı işte.
Ay aklımda o kadar çok kişi var ki her birini tek tek anlatsam upuzun bir paragraf olur galiba. Wylie'yi de çok sevdim bence o da diziye renk katmıştı yani en azından FBI'ın o soğuk atmosferini biraz dengeliyordu.
...
Beklentim fazlaydı eksik kalan çok şey vardı sanki ya da geçiştirilen çok konu oldu bu yüzden beklentimin altında bir dizi oldu ama güzeldi bence. Bir ara o kadar akıcı ilerliyordu ki ekran başından kalkmak istemiyordum ama bazen de çok durağandı.
Yani her bölüm farklı bir cinayet çözmeye çalışmak heyecan vericiydi ki asla katil olduğunu düşündüğüm insanlar katil çıkmıyordu benden dedektif falan olmazmış anlamış oldum.
Karakterleri sevdim şu an bile başka bir cinayet vakası çözmeye çalışsalar hiç sıkılmadan izlerim ama bir şey diyeyim mi artık cinayet görmek istemiyorum galiba. O kadar çok cinayet vakası gördüm ki artık oyun gibi gelemeye başladı halbuki çok korkunç bir şey.
Bi süre kafama reset atmam gerekecek galiba.
Diziyi izleyin ama çok öven birini görürseniz onu dikkate almayın tavsiyedir.
Kitabı upuzun bir süre önce okumuştum hatta okuduğum dönemde de çok beğendiğimi falan hatırlıyorum ama geçen gün tekrar elime aldığımda kitapla ilgili hiçbir şey hatırlamadığımı fark ettim. Tabii bunu okuduğum zamanlarda Raf diye bir şey yoktu, okuduklarımı uzaya yolluyordum iki…devamıKitabı upuzun bir süre önce okumuştum hatta okuduğum dönemde de çok beğendiğimi falan hatırlıyorum ama geçen gün tekrar elime aldığımda kitapla ilgili hiçbir şey hatırlamadığımı fark ettim.
Tabii bunu okuduğum zamanlarda Raf diye bir şey yoktu, okuduklarımı uzaya yolluyordum iki hafta sonra unutuyordum falan.
Neyse geçen gün ektiğim fesleğenlerle ilgilenirken böyle bir kitabın olduğunu hatırladım ve anı vibelamak adına okumaya başladım.
Can sıkıntısı insana her şeyi yaptırıyor, bu aralar bende de fazlasıyla mevcut maalesef.
Ama okuduğuma pişmanım çünkü kitabın yarısında ben bunun neyini beğendim moduna girmiştim. Hani bazı kitapların süresi vardır ya, sen bu kitapları belli bir yaşta okudun okudun ondan sonra okuyunca okudukların fazla romantik ve fazla gerçekdışı gelmeye başlıyor.
Ben fazla duygu yüklü kitaplar okumayı sevmiyormuşum sanırım onu fark ettim ya da günümüze yakın yazıldığını belli eden kitaplar beni çok yoruyormuş.
Çok eski dönemlerde yazılan kitapları okuduğumda o dönemin şartlarını düşünüp empati kurabiliyorum ama bunda yapamıyorum en azından bu kitap için söyleyeyim anlatılan olay imkansız gibi lanse ediliyor ya da ana karakter hep gittim, Seyyah'ı bıraktım gitmemem gerekiyordu, ben onu terk ettim moduna girmişti fakat yaanii kalma gibi bir lüksün yok ki sonuçta değişim programıyla bir yıllık bir üniversite değişikliği yapacaksın tabi bunun uzatılma koşulları vardır mutlaka o kadar detaya girmek istemiyorum ama ana karakter sanki bırakmak zorunda değilmiş de kendi isteğiyle açıklama bile yapmadan terk ediyormuş gibi davranıyordu.
Fesleğen'i karşıma alıp omuzlarımdan sarsarak kendine getirmek istedim ya, okurken o kadar daraldım ki anlatamam..
Erkek yazarların kadınların dilinden kitap yazması yasaklansın lütfen çünkü o duyguyu o kadar geçiremiyorlar ki bir erkeğin kaleminden yazıldığı hemen belli oluyor bir de sürekli bilgi vermeye çalışıyor. En bilgili benim, Allah'a en yakın olan benim diğerleri boş boş şeylerle uğraşıyor, sürekli dünyalık şeyleri düşünüyor falan filan.
Kısaca okurken daraldım. Tabi yazar haklı olabilir belki de düşündüğü şeyler çok da doğrudur fakat bu tarz düşünceler bana egoistçe geliyor maalesef.
Tanıdığım biri vardı benden yaşça küçük hatta kitabın ana karakteriyle aynı yaşta ve sürekli onun da dediği gibi yaşıtlarımla aynı şeyleri düşünmüyorum onlarla sohbet bile edemiyorum akılları fikirleri saçma sapan şeylerde diyordu yani dönem dönem ben de bu şekilde düşünmüşümdür belki ama genelde düşüncelerini sevmediğim insanlardan uzaklaşır sohbet edebildiğim insanlara çekilirim ve bunu da ben asla onlar gibi değilim onlardan daha iyi şeyler düşünüyorum diyerek de dile getirmem.
Ayrıca 18 yaşındaki bir insanın düşünebileceği en normal şeyler bunlar. Gelecekte ne yapacağız, kiminle bir hayat kuracağız, hayatımız nasıl olacak falan filan.
Yani yazarın da dediği gibi dünyalık şeyler bunlar ama dünyada yaşıyoruz sonuçta bu tarz düşüncelerimiz oluyordur illaki. Hatta okurken bu tarz düşüncelerim var diye kendimi kötü bile hissettim.
Bir de ben bu kitabı okuduğum dönemlerde Hikmet Anıl Öztekin'in konuşmalarını da dinlemeye başlamıştım kitabı okurken o konuşmaları dinliyordum sanki. Bir konu hakkında konuşmayı dinlersin etkilenirsin tamam ama kitapta bir hikayenin içerisinde o konuşmalardan kesitler görünce sevemedim. Yani şöyle söyleyeyim ayrı ayrı deneme tarzı yazılar olsa ve o vermek istediği bilgileri aktarsa gözüme o kadar batmaz fakat tek bir hikaye içerisinde bu kadar üst üste bilgi vermeye, 18 yaşındaki bir karakteri bu kadar mükemmelleştirmeye çalışması hoşuma gitmedi.
Kitabı okurken ne kadar daraldığımı anlatabiliyor muyum?
Bir de dedim ya günümüze yakın yazıldığını belli ediyor diye. Ya sizde de böyle oluyor mu bilmiyorum bir kitapta Twitter, İnsta, bio'ya yazılan emojiler gibi sosyal medya dili kullanılınca ekstra sinir oluyorum. Bu kitapta da fazlasıyla vardı bu cümleler ve çok rahatsız ediciydi. Sürekli madem böyle bir dönemde yaşıyorsun alsana telefon numarasını oradan konuşsanıza kelimeler söyleyip anlamını tahmin etmeyi ya da birbirinizi haberdar olsanıza ya deyip durdum. Ama yok illa meftun olacaklar konuyu vuslata bağlayacaklar. Aynı şehirde aynı ilçede hatta aynı ortamda bile birbirlerini görmeyecekler çünkü vuslat ya. Kısaca verilmek istenen mesajı olaylarla bağdaştıramadım çok yüzeysel ve basit geldi
Sürekli de babasını övüp duruyordu yani babasıyla ilişkisi mükemmel bir insan değilim o yüzden anlayamıyor olabilirim ama yani babasını aşırı bir şekilde övmesi bir daraltmadı değil. O yüzden diyorum ya bir erkeğin dilinden yazıldığı çok belli oluyor diye.
Neyse bu sefer sevemedim keşke sevdiğim dönemlerde bıraksaydım bu kitabı, hiç elime almasaydım falan diye düşündüm tabii konunun kitapla alakası yok dermişim.
Kitapla alakalı aklımda kalan bir bilgi de şu; biraz dedikoduya kaçacak ama yazarın eşi açıldığında kitabın yeni baskısında da kapaktaki tesettürlü kızı açma ihtiyacı duymuş. Yani neden yapıldığına anlam verememiştim, çok saçma gelmişti ve yazarı gözümde bir tık soğutmuştu o yüzden kitaba ve yazara karşı biraz ön yargılıydım. Şey düşünüyordum hani bazı insanlar dini kullanarak bir popülerlik kazanıyor daha sonra kazandığı paralarla yurt dışına gidip hayatını yaşıyor ya onlardan biri sanmıştım ki hala öyle olduklarını düşünüyorum durum böyle olunca yazdıkları bana çok samimiyetsiz geldi.
Kitapta sevmediğim kısımlar fazla olsa da bütün olarak bakmazsak eğer anlatılan bazı hikayeleri beğendim bazı düşünceler de hoşuma gitti mesela gezdiği ve ilk defa gördüğü yerlerde kamera kullanmak yerine hissettiklerini not etme fikri çok hoşuma gitmişti. Bir yere alıştıktan sonra ilk defa gördüğün zaman ne hissettiğini unutursun tarzında bir cümle kurmuştu ve bana mantıklı gelmişti bu fikir o yüzden bir isteğim var eğer gerçekleşirse ilk defa gezip gördüğüm yerlerden düşüncelerim olan bir defter oluşturacağım.
Onun dışında yazarın dili de sade ve yalın mı deniyor ondandı yani hemen okunan akıcı bir kitaptı gerçi ben daha fazla dayanamadığım için hızlıca okumuştum ama bu tarz kitapları beğenenler de vardır illaki.
Spoiler içeriyor
Ya edebiyat dersinde sürekli duyduğunuz kitapları siz de çok büyük beklentiyle okumaya başlıyor musunuz? Bende nedense bu kitaplar çok güzel kitaplar olarak kodlandı o yüzden bayılarak okuyacağımı düşünüyorum ve neden böyle düşündüğümü de bilmiyorum aslında. Sonuçta bir türün ilkinden böyle…devamıYa edebiyat dersinde sürekli duyduğunuz kitapları siz de çok büyük beklentiyle okumaya başlıyor musunuz?
Bende nedense bu kitaplar çok güzel kitaplar olarak kodlandı o yüzden bayılarak okuyacağımı düşünüyorum ve neden böyle düşündüğümü de bilmiyorum aslında. Sonuçta bir türün ilkinden böyle bir beklentide bulunmak çok saçma. Acaba ilkler hakkındaki şemamı mı değiştirsem ne yapsam belki bu şekilde kitaplar gözümde biraz normalleşir. Neyse bi ara deneyeceğim bir şeyler.
Aslında öyle dememe de bakmayın kitabı beğendim fakat okuduktan sonra tatmin olamadım. Keşke daha uzun olsaydı ya da ne biliyim biraz entrika olsaydı diye düşündüm. Mesela Karabibik öküz almak için Yanni veya Anderya'dan borç isteyecekti ya birbirlerinin haberi olmasın diye didiniyordu işte keşke haberleri olsaydı ya da tüm köy duysaydı falan filan. Hep bu şekilde olaylar olacak sanmıştım ama çok sıradan ve günlük köy hayatını okuduk.
Gerçi romanın bu kadar gündelik ve gerçekçi yazılması ona ilk realist roman olma özelliği kazandırmış ama ne yapalım biz de kaostan besleniyoruz.
İlk realist - naturalist roman olan Karabibik aynı zamanda da edebiyatımızda ilk köy romanı olarak da geçiyor bunlar zaten bildiğimiz şeyler. Ama Nabizade Nazım'ın ordunun emriyle bölgenin topografyasını çıkarmak için Kaş'a gittiğini ve oradaki halkı da gözlemleyip bu romanı kurguladığını bilmiyordum. Yazarın dilbilimle ilgili gazetede yazılar yazdığını, lisana önem verdiğini ve bu kitabı da yazarken halkın dilini olduğu gibi aktardığını hatta sonunda bizim de anlayabilmemiz için sözlük yazdığını da bilmiyordum.
Nedense yazarın yazdığı önsözü okuduktan sonra kitaba ve daha çok yazara karşı sempati beslemeye başladım ya beğendiysem bunun da bir tık etkisi vardır.
...
Antalya'nın Kaş ilçesine bağlı Beymelek köyünde yaşayan Karabibik'in en büyük hayali kızını evlendirmek ve bir çift öküz sahibi olmaktı fakat kızını evlendireceğini düşündüğü Sarı İsmail'in başka biriyle evleneceğini öğrenince büyük bir hayal kırıklığına uğruyor. Ne yapacağım ne edeceğim derken de faizle borç alıp öküz almaya karar veriyor.
Kitabı okurken kendimi bir Ege kasabasında hissettim hani Ege dizilerinde aşina olduğumuz o konuşma tarzı var ya hemen hemen aynıydı bu yüzden diyalogların olduğu kısımda sesli okumalar yapmak daha eğlenceli oluyordu.
Sadece ilk başlarda sözlük olmasına güvenerek anlamadığım herhangi bir kısmı sürekli sözlükten bakma ihtiyacı duyuyordum o biraz sıktı ama ben de bi tık abarttım galiba. Herhangi bir seslenme ifadesine bile farklı bir anlama mı geliyor acaba deyip sözlüğe bakıyordum ya da bildiğim bir kelime için de bakıp duruyordum. İşte bu yüzden bir şey okurken sözlük kullanmayı ya da anlamını araştırmayı hiç sevmiyorum hep bölünüyormuş gibi hissediyorum, dipnotlar iyi ki varlar.
Onun dışında kitabın sonunda hikayenin geçtiği yerin detaylı bir haritası var. Bir de Temre köyü hakkında da bilgi veriyor bu köyün bir Hristiyan köyü olduğunu ve halkın da ticaretle uğraştığını öğreniyoruz aynı zamanda adını vermeseler de Aziz Nikolaos Kilisesi hakkında da bilgi veriyor. Mesela köylüler bu kilisenin Hz İsa döneminden kalma olduğunu düşünse de kulağı delik Sarı Simyonoğlu'nun rivayetine göre kilise Likya hükümeti zamanından kalma bir Apollon Mabediymiş. Romanda anlatılana göre Temre Köyü eskiden Mira olarak adlandırılan büyük bir şehirmiş fakat Kaş tarafından gelen büyük bir sel felaketi şehri kumla örtmüş, Apollon Tapınağını da yutmuştu. Otuz sene önce Papazoğlu Ligor ve Andonoğlu, Meis adasından bu civara göç ederken tapınağın kubbesini keşfettikleri ve toprağı kazarak ortaya çıkardıkları, ardından tamir ederek kiliseye çevirdikleri anlatılıyor.
Bu bilgileri de zamanında Sarı Simyonoğlu'nun babasına bir İngiliz lordu anlatmış. Her ne kadar kesin bir bilgi olmasa da alın bu bilgiyi ne yapıyorsanız yapın.
Genel olarak beğendim sanırım tavisye edilir.
Spoiler içeriyor
Sabahattin Ali'nin yine hikayelerinden oluşan Ses kitabını okuduktan sonra bunu okumak hiç mantıklı bir hareket değilmiş çünkü pek okuma isteğim yoktu ve uzun süre aynı tarzda okuduğum için mi acaba bilmiyorum zorla okuyormuş gibi hissediyordum. Bir de bu kadar ince…devamıSabahattin Ali'nin yine hikayelerinden oluşan Ses kitabını okuduktan sonra bunu okumak hiç mantıklı bir hareket değilmiş çünkü pek okuma isteğim yoktu ve uzun süre aynı tarzda okuduğum için mi acaba bilmiyorum zorla okuyormuş gibi hissediyordum.
Bir de bu kadar ince bir kitap olmasına rağmen uzunca bir süre benimle birlikte oradan oraya dolandı ya çok sinir oldum. Bir süre bu yazardan okumayacağım sanırım.
Bu kitapta da yine yazarın dergilerde ve gazetelerde yayımladığı hikayeler yer alıyor ama daha çok köylülerin hayatına tanık oluyoruz ya da yazarın hapishane deneyimlerini okuyoruz. Bazı hikayeler çok güzeldi heyecanla okuduğum bir iki hikaye de olmuştu fakat dediğim gibi aynı yazardan aynı hikayeleri üst üste okuyunca biraz sıkıldım.
Bu kitapta bulunan hikayeler de;
Kağnı
Kamyon
Kafa kağıdı
Arap Hayri
Bir Şaka
Duvar
Pazarcı
Fikir Arkadaşı
Bir Skandal
Kağnı hikayesinde köyde bir cinayet işleniyor ama makulün annesini bir şekilde ikna etmeye çalışıyorlar "Oğlun eceliyle öldü hem sen jandarmaya gider mahkemeyle uğraşırsan tarlanı kim eker, aç kalırsın" gibi sözlere sus payı da eklenince bir şekilde ikna oluyor.
Hikayede en çok etkilendiğim kısım oğlunun cesedini kağnıyla taşıması olmuştu. Kadın hem bir başına kalmış ne yapacağını bilmiyor hem de toplum baskısına boyun eğmek zorunda bırakılmıştı. Çok üzüldüm o kadına ya kendi yükü azmış gibi birde kağnının yükünü sırtlanıyordu. Hani hep diyorlar ya eskiden annelerimiz çok güçlüydü her şeyi yapıyorlardı diye. E bu kadınlar güçlü olmak zorunda kalmış böyle fırsatçıların yanında güçsüz olanlar elenir ki. Hep susmak zorunda kalmışlar, hep birilerinin yükünü taşımışlar falan daha ne çok şey. Acaba bilmediğimiz nasıl hayatlar vardır diye düşünmüştüm okurken.
Aslında Sabahattin Ali toplumsal olayları çok güzel aktarıyor ve hikayeler 1935 yılında yazılmasına rağmen çok tanıdık hissettiriyor. Güzel anlamda demiyorum tabii.
Kitaptaki son hikaye olan Bir Skandal da güzel bir hikayeydi. Okurken gerçekten merak uyandırıyordu ve kent - köy çelişkisini güzel yansıtmıştı. Köy ortamına atanan bir öğretmenin düşüncelerinin insanlar tarafından nasıl hor görüldüğünü ve böyle bir ortamda dedikoduların nelere mal olabileceğini görmüş olduk. Kadının neden Nurullah hocaya karşı böyle iftiralar attığını merak etmiştim ama bazı insanların saf kötü olabileceğini dile getirip hikayeyi bitirmişti. Böyle bir son beklemiyordum açıkçası. Elbette ki bazı insanlar saf kötü olabilir ben kötülerin de bir nedeni olduğunu düşünenlerdenim fakat nedensiz de kötü olan insanlar olabilir bu normal hayatta bile görebileceğimiz şeylerden biri ama hikayede olaylara tek taraflı bakıldığı için bir rahatsız olmadım değil. Bir de üst üste okumamdan kaynaklı yazarın diline bir tık aşina oldum ve çok sert, hakkında illaki bir ön yargıda bulunabileceğimiz kadın karakterler yazdığını fark ettim. Yani iyisi çok iyi masum, saf karakterler ama kötü kadın karakterler de tam kötü ve dışarıdan bakıldığında anlaşılmaz yazılmış.
Gramafon Avrat'ta lanse edilen kadın karakter beni çok rahatsız etti ve sanırım bu tarz düşkün bir karakteri başka bir hikayede de okumuştum. Hep bu tarzda yazması dikkatimi çekti ve sevmedim bu durumu.
Onun dışında Duvar'dı sanırım hapishaneden kaçmaya çalışan iki muhkumu anlattığı bir hikayesi vardı orada kaçan arkadaşlardan birinin yıllarca o duvarın içinde kalması korku türünde bir kitap okuyormuşum gibi hissettirmişti asla böyle bir son beklemiyordum. Kendimi istemsizce duvarın içindeki adamın yerine koymuştum kötüydü ya. Aslında düşününce bu kitabı ne kadar okumak istemesem de hikayelerini daha çok beğendim, ilgimi çekti ve güzel yazılmıştı.
Bir de Bir Şaka hikayesi yazarın gerçekten yaşadığı bir olay mı bilmiyorum ama gerçek olduğunu düşünüyorum orada şaka yaptığı adama o kadar çok üzüldüm ki.. Orada kimsesi yok diye ailesinin olduğu şehirdeki hapishaneye nakil bekleyen adama nakil gerçekleşti diye şaka yapmış ve sonrasında kendi nakil verdiğinde gideceği yeri yanlış okuyup sevinmişti. Allah'ın sopası yok ki.
...
Genel olarak beğendim ama dediğim gibi yanlış zamanda yanlış kitaptan sonra okumuşum ama en azından okudum ve bitti diye düşünüyorum o da iyi.
Spoiler içeriyor
Uzun soluklu bir tarih filmiydi ve normalde bu tarz filmleri izlemeyi pek sevmem fakat sandığımdan daha çok sarıyordu. Yani izlerken nadiren sıkıldım ve genellikle devamında ne olacağını merak ettim tabii bu, bir hafta boyunca izlediğim gerçeğini değiştirmez. Sonuçta üç saatlik…devamıUzun soluklu bir tarih filmiydi ve normalde bu tarz filmleri izlemeyi pek sevmem fakat sandığımdan daha çok sarıyordu. Yani izlerken nadiren sıkıldım ve genellikle devamında ne olacağını merak ettim tabii bu, bir hafta boyunca izlediğim gerçeğini değiştirmez. Sonuçta üç saatlik bir filmdi ve benim odak sürem de tarih filmleri izleyince normalden daha az oluyordu.
Film 13. yüzyılda İskoçya'nın İngiliz işgaline karşı verdiği bağımsızlık mücadelesini ve William Wallace'nin hayat hikayesini konu ediniyor fakat çoğu olay gerçek olsa bile eklenen kurgusal olaylar da vardı. Mesela ben Wallace'nin Prenses ile yaşadığı aşkı çok saçma bulmuştum sonuçta Wallace'nin başlattığı bu isyanlarının asıl sebebi İngilizlerin, sevdiği kadını öldürmesiydi hangi ara prensesle aşk yaşayacak seviyeye geldiniz diye bi sorguladım izlerken. Gerçekteyse Wallace'nin yaşadığı dönemlerde Prenses İsabella çocukmuş. Boşuna laf etmişim adama.
Onun dışında Wallace'yi bir köylü olarak görüyoruz ama gerçekte soylu bir aileden gelmiş ya da Priamae Noctis yani soyluların ilk gece hakkı diye adlandırdıkları iğrenç bir hakkı bazı tarihçiler bir mit olarak nitelendirse de güçlü konumdakilerin alttakilere her şeyi yapabildiği bir dönemde resmi olmayan bir şekilde uygulandığını savunan tarihçiler de var.
...
Öncelikle küçük Wallace'yi görüyoruz babası ve kardeşi İngilizler tarafından öldürüldükten sonra amcasının da desteğini alıp eğitim için Avrupa'ya gidiyor ve tekrar İskoçya'ya dönüyor çünkü burada çocukluk aşkı Murron var.
İngiltere kralı Uzun Bacaklı Edward, ilk gece hakkının soylular tarafından uygulanmasına izin verdiği için gizlice evleniyor fakat bir süre sonra Murron İngiliz askerleri tarafindan işkence edilerek öldürülüyor.
Wallace de isyanlara başlayıp İskoç halkını da özgürlük kazanmak için bir araya getiriyor ve başarılı da oluyor. Stirling Köprüsü Muharebesi'nde İngiliz ordusunu yenerek İskoçya'nın Koruyucusu ilan edilse de daha sonra Falkirk savaşında İskoç soyluların ihaneti yüzünden yeniliyor.
İhanet eden soylulardan biri de Robert Bruce'ydi. İlk başlarda Wallace'nin yanındaymış gibi görünüp İngilizlere destek verdi çünkü asıl amacı kral olmaktı. Açıkçası ihaneti beni bile şoka uğrattı. Gerçi sinsi bir bakışı vardı ama asla beklemiyordum ki zaten filmde de William Wallace'nin o hayal kırıklığına fark eden Bruce, bir süre vicdan azabı çekmişti.
Neyse bu kaybedilen savaştan sonra William gerilla taktiği uygulayarak bazı İngiliz garnizonlarına karşı ani bir baskın düzenleyip öldürmeye başlamıştı. İki kişiyi bu şekilde öldürdü ve daha sonra yakalandı.
...
Yakalandıktan sonra Wallace'yi idam etme kararı alıyorlar ama eğer Uzun bacaklı Edward'a karşı boyun eğer ve ondan merhamet dilerse ölümünün daha hızlı olacağını, işkenceleri durduracaklarını söylüyorlar fakat William Wallace her şeye rağmen "Özgürlük!" diye haykırıyor. Bu kısım çok etkileyiciydi tüylerim diken diken oldu. Halkın ilk baştaki nefret dolu bakışlarından sonra bakışlarının yumuşaması da ayrıca üzücüydü.
Bruce'nin sonunda tarafını belli etmesi ve bağımsızlık mücadelesini başlatması da Wallace'nin boşuna ölmediğini o bağımsızlığın eninde sonunda kazanılacağını ifade ediyordu ki gerçekte de başarılı olmuş.
Her ne kadar şu an Birleşik Krallığa bağlı bir ülke olsa da zamanında başarılı olmuş diyebiliriz.
Film bittiğinde senaristin adı dikkatimi çekmişti adı Randall Wallace'ydi acaba atalarını mı anlatıyor diye merak ettim fakat her ne kadar kan bağı bulunmasa da bir akrabasının Wallace soyadının İskoçya'dan geldiğini söylediğine dair bir bilgi varmış.
Bir de galiba Edinburg'da yaptığı bir gezi sırasında William Wallace'nin heykelini görüp hikayesini öğreniyor ve bundan etkilenip senaryoyu yazmaya başlıyor daha sonra da Mel Gibson bu hikayeyi beğendiği için yönetmen ve başrol olarak projeyi üstleniyor.
Vay bee.
Sonra da karşımıza böyle bir film çıkıyor. Her ne kadar benlik olmasa da tuhaf bir şekilde beğendim tavsiye edilir.
Spoiler içeriyor
Bu tarz animasyon insan karışımı çekim yönteminin uygulandığı filmleri izlediğimde aklıma hep Alvin ve Sincaplar geliyor bu da o dönemlerde çekilen filmlerden biriymiş. Tabi o zamanlar bu teknik popülerdi göze çok batmıyordu ve gerçekçi duruyordu ama en son Tom ve…devamıBu tarz animasyon insan karışımı çekim yönteminin uygulandığı filmleri izlediğimde aklıma hep Alvin ve Sincaplar geliyor bu da o dönemlerde çekilen filmlerden biriymiş. Tabi o zamanlar bu teknik popülerdi göze çok batmıyordu ve gerçekçi duruyordu ama en son Tom ve Jerry'i izlediğimde bu teknikten nefret etmiştim. Animasyonlar o kadar yapaydı ki gözü yoruyordu.
Neyse ki bu filmle gözümdeki itibarını biraz yükseltti. Şirinlerin çizgi dizisi gibi görsel olarak çok güzeldi diyemem sonuçta bir yapaylık var ama çocuklarla toplanıp izlenir bence.
Ben de öyle yaptım zaten, küçük bi yeğenimle oturup izlemeye başladık sonra da diğerleri geldi falan yanlışlıkla film gecesi yapmış olduk.
Şirinleri de çok hatırlamıyorum bu arada, çok fazla izlemiyordum sanki. İlgimi mi çekmiyordu yoksa izledim de unuttum mu hiç hatırlamıyorum o yüzden bu daha güzel diye bir karşılaştırma yapamayacağım ama çoğu kısımda güldüm, eğlenceliydi bence.
Şirinler köyünde her zamanki gibi Gargamel'den kaçan Şirinler bu sefer de Mavi Ay'ın etkisiyle şelalede oluşan gizli bir geçitten geçmek zorunda kalıyor ve o geçit ile New York'a gidiyorlar. E tabi peşlerinden Gargamel ve kedisi Azman da gidiyor. Gargamel'in tehlikeli durumlarda önce Azman'ı gönderip ona seslenmesi komikti.
Ben bu kedinin varlığını tamamen unutmuşum ya görünce Gargamel'in böyle bir kedisi mi vardı diye düşünüdüm. O da pek sevimli olmasa da,konik bir kediydi.
Daha önce hiç böyle bir yer görmeyen şirinler hayretle şirinliyorlardı skjfdls
Bu arada her fiile şirin eklemeleri de çok tatlı bir detaydı ya bir süre şu şekil konuşmaya çalıştım diye cümle kurmayı unutmuş olabilirim.
Neyse o sırada Sakar Şirin her zamanki gibi sakarlığını yapıp yanlışlıkla Patrick'in kutusuna giriyor ve diğer şirinler de peşlerinden evlerine gidiyorlar. İlk başlarda korksalar da eşinin ısrarıyla onlara yardımcı olmaya çalışıyorlar. O an ben de böyle mavi, daha önce hiç görmediğim bir canlıyla karşılaşsaydım ne yapardım diye düşündüm veee sanırım evi onlara bırakırdım diye bir karara vardım. Ama küçük Beyza onlarla yaşamayı isterdi muhtemelen.
Patrick aynı zamanda bir kozmetik firmasında reklamcılık yapıyor ve patronu da ondan bir kampanya hazırlamasını, iyi bir fikirle gelmezse kovulacağını söylüyor. O sırada Şirin Baba da mavi ayın oluşturduğu geçit ile geldiklerini ve yine mavi ayın oluşturacağı geçit ile gideceklerini söylüyor. Patrick bunları araştırırken mavi ay ilgisini çekmiş olacak ki kendi hazırladığı reklamın yanında mavi ayın da olduğu başka bir afiş hazırlıyor.
Gargamel tabi her zamanki gibi Şirinler'i kovalamaya çalışıyor. Onların özüne sahip olmak ve güçlü bir büyücü haline gelip dünyayı yönetmek istiyor. Mesela Şirine'nin bir tutam saçını yutan Azman sayesinde birkaç damla öze sahip oluyor fakat onu da yaşlı bir kadını gençleştirmek için kullanıyor.
Sonra Şirin babayı yakalıyor onun da özünü almaya çalışıyor fakat Patrick ve diğer şirinler buna engel oluyor.
Yani klasik bir çizgi filmdi, güzeldi keyifle izledim.
Bir de unutmadan ekleyeyim filmde Sakar Şirin ve Grace'nin aralarında geçen bir konuşma hoşuma gitmişti. Sakar Şirin sakarlık yaptığı için diğer şirinlerle gidememişti bu yüzden üzülüyordu Grace de ona kimsenin tek bir özelliği yoktur gibi bir cümle kuruyordu. Cidden bu şirinlerin niye hepsine bir etiket yapıştırıldı ki bence çok zorbaca jfdfsnvf
Tamam Cesur şirin güzel de Sakar şirin olmak çok kötü yaa. Ah Sakar'ım seni çok iyi anlıyorum bir ara bana da hep sakar diyorlardı kötü hissettiriyor..
...
Konuyu da Mavi Ay'a bağlamaları güzeldi bence. Filmi bitirdikten sonra gerçekten Mavi Ay diye bir şey var mı diye bakmıştım çünkü bazen duyuyoruz ya Kızıl ay olacak diye falan. Mavi Ay'ı daha önce hiç duyup duymadığıma emin olmadığım için bir bakayım dedim. Sanırım bir takvim ayı içinde iki dolunay yaşanırsa ikinci dolunay Mavi Ay olarak adlandırılıyormuş. Ya da bir mevsimde dört dolunay oluyorsa üçüncü dolunaya Mavi Ay deniyormuş ve bu Mavi ay 2- 3 yılda bir gerçekleşiyormuş en son da 31 Mayıs 2026'da gerçekleşmiş.
Sanki bu yıl böyle bir şey duymuştum ama genelde bu tarz gökyüzü olaylarını asla göremediğim için artık gelsin, Mavi Ay da gelsin zaten göremeyeceğiz moduna giriyorum.
Neyse ilgilenenlere duyrulur bir sonraki Mavi Ay 31 Aralık 2028'de gerçekleşecekmiş.
Bu arada gerçekten mavi renkli bir ay beklemeyin çünkü Mavi Ay diye adlandırılmasının sebebi nadiren gerçekleşmesinden kaynaklanıyor. İngilizcede "Once in a blue moon" deyimi "çok nadir"anlamına geldiği için bu duruma da Blue Moon kelimesini uygun bulmuşlar.
öyle işte bu bilgiyi de napıyorsanız yapın.
Spoiler içeriyor
Bir ara o kadar çok olumsuz şeyler oldu ki ben bile umudumu kaybediyordum. Hadi tamam Chris Gardner'in o başarıya ulaşma sürecini izledik de keşke o işi aldıktan sonraki anlarına da biraz şahit olabilseydik. Aslında filmin motive edici bir yanı var…devamıBir ara o kadar çok olumsuz şeyler oldu ki ben bile umudumu kaybediyordum. Hadi tamam Chris Gardner'in o başarıya ulaşma sürecini izledik de keşke o işi aldıktan sonraki anlarına da biraz şahit olabilseydik. Aslında filmin motive edici bir yanı var ama bu beni daha çok motive ederdi mesela. Çünkü adam çok fazla olumsuz şeyle karşılaşmış, ister istemez sen kendini kimlerle mukayese ediyorsun İbrahim moduna girdim dertlerim gözümde giderek küçüldü yani.
Bir de şeyi fark ettim bir hayalim yokmuş sanki ya. Gerçi bunu bir sene önce arkadaşlarla doğruluk cesaretlik oynarken de fark etmiştim. Bana hayalin ne diye sormuşlardı ben de atanmak demiştim hatta bu yüzden birkaç gün benimle dalga geçmişlerdi dsfjfdsjfdds
Cidden ne vizyonsuz bir insanmışım ya insanın böyle bir hayali olur mu? Bir de bunu o kadar çok içerledim ki birkaç gün hayalim ne diye düşündüm durdum aklıma bir tek karavanla şehir şehir gezmek gelmişti. Gerçi o da pek benlik değil, öylesine aklıma gelen bir şeydi.
Neyse uzun lafın kısası bir hayalim yok. Bu yüzden hayatımı değiştirebilmek için risk de alamıyorum risk almaya da korkuyorum. Hani şu özerklik dönemi var ya çocuk ileride bağımsız bir birey olsun diye kendi başına bir şeyler yaptırıyorlar işte benim o dönemim iyi geçmemiş sanırım. Sanki hala o dönemdeyim de birileri benim yapmam gereken şeyleri, yapamıyorum sanıp kendisi yapmaya çalışıyor ve bu beni boğuyormuş gibi hissediyorum. Evin en küçüğü olmanın dezavantajlarından biri de bu sanırım. Bazen keşke benden sonra bir çocuk daha yapsalardı ya da ben hiç doğmasaydım diye düşünüyorum, en azından kurtulurdum bu duygudan.
Neysee bir ara hayalimin ne olacağını düşünürüm ama önce filmden bahsedelim. Hatta filmden önce Chris Gardner'dan bahsedelim. Chris Gardner, sıfırdan başlayarak milyonluk bir servet inşa eden Amerikalı bir iş insanı ve motivasyon konuşmacısıymış. Filmde bir baba olarak görüyoruz ama baba olmadan önce o da bir çocukken büyük zorluklar yaşamış. Mesela babasını hiç tanımamış ve annesi de üvey babasını öldürmeye çalıştığı için çocuk esirgeme kurumunda büyümüş. Daha sonra filmde de bahsedilen kemik tarama cihazı gibi medikal bir cihaz satışı yapmaya başlamış fakat bu cihaz hem pahalı olduğu hem de yatırım yapılmaya değer görülmediği için elinde kalıyor. Bu yüzden ekonomik durumu gitgide kötüye gidiyor. Eşi de bu duruma artık dayanamayıp onu terk ediyor. Aslında oğlunu da almak istiyor fakat Chris buna izin vermediği için oğlunu da bırakıp gidiyor.
Chris de bu sırada park cezasını ödeyemediği içi hapis yatıyor, evinden çıkarılıyor ve bir yıl boyunca evsiz kalıyor. Bu evsiz kaldıkları süre boyunca düşkünler evi diye bir yerde sıraya girip yer kapmaya çalışıyorlardı fakat belli bir sayıda kişi aldıkları için durakta da yattıkları olmuştu tuvalette de..
Ama bu süreçte oğluna karşı hep güçlü görünmeye çalışan yorgun bir baba olmuştu.
Açıkçası o stajı tamamladığı ve tam zamanlı işe alındığı zaman Chris'in o sevinci var ya en az onun kadar sevindim. Oğluna da çok üzülmüştüm çünkü, hani bir de ben zaten kurgu gerçek ayrımı yapmayan biriyim filmin gerçek hayat hikayesinden alındığını bildiğim için bu tarz yapımlardan daha çok etkileniyorum.
Oğlu da çok tatlıydı ve Will Smith'in gerçek oğluymuş yaa buna çok şaşırmıştım. Demek ki o yüzden gerçek baba oğul hissini veriyorlarmış. İkisinden de izlediğim ilk yapım sanırım ikisini de çok sevdim.
Film konusunda da güzel aslında beğendim ama izlerken bir tık sıkıldım ya. Bir de dediğim gibi Chrs'in zengin olduktan sonraki halini de görmek isterdim. Filmde oğluyla yürüdüğü kısım var ama öyle bir şeyden bahsetmiyoum mesela onu terk eden eşi Linda ile ne oldu ya da film çekildiği zaman adam ne yapıyordu falan. Yıllar sonraki halini izlemek isterdim.
Ama güzeldi tavsiye edilir.
İçimi ısıtan bir filmdi. Bir yandan bu durumun gerçekten yaşanmış olmasına üzülsem de diğer yandan Phillipe'nin Driss gibi biriyle karşılaşmasına sevindim. Gerçi Driss diyorum ama Phillipe'nin gerçek hayattaki yardımcısı Abdel Sellou'ymuş. Neyse Phillipe, Fransa'nın tanınan zenginlerinden biri. Bir gün yamaç…devamıİçimi ısıtan bir filmdi. Bir yandan bu durumun gerçekten yaşanmış olmasına üzülsem de diğer yandan Phillipe'nin Driss gibi biriyle karşılaşmasına sevindim. Gerçi Driss diyorum ama Phillipe'nin gerçek hayattaki yardımcısı Abdel Sellou'ymuş.
Neyse Phillipe, Fransa'nın tanınan zenginlerinden biri. Bir gün yamaç paraşütü kazası geçirdiği için boynundan aşağısı felç kalmış bu yüzden de bir yardımcıya ihtiyaç duymuş fakat istediği yardımcı onu hasta gibi görmesin, ona acımasın istiyormuş. Bakıcı olarak başvuru yapanları değerlendirirken sırada Driss de varmış.
Driss de hapishaneden yeni çıkmış işsiz biri ve bu iş görüşmesine de aslında iş için değil de onaylanmadığını gösteren belgeyi imzalatmak için gitmiş fakat Phillpe onun tavırlarını sevmiş. Çünkü onu bir felç gibi değil de sıradan bir insan gibi görüyor ve samimiyeti de hoşuna gidiyordu o yüzden bakıcı olarak işe alınmış.
Bundan sonrasında da zaten Driss, ne yapılması gerektiğini öğreniyor ve kendini asla yapmam dediği şeyleri yaparken buluyordu. Komik sahneleri çoktu yaa ben daha çok dramsal şeyler izleyeceğim sanmıştım ama Driss karakterini oynayan Omar Sy sağ olsun filme ayrı bir hava katmıştı.
Benim bile enerjimi yükseltti yani.
Neyse Driss bu süreçte Phillipe'ye destek oluyor, ona bazı konularda cesaret veriyor mesela yazıştığı bir kadın var, onunla görüşmeye ikna ediyor ya da sabah koşu yaparken tekerlekli sandalyesi yavaş diye hızlı bir motor taktırıyor falan bunun gibi şeyler yaparak onu hayata kazandırmaya çalışıyordu.
Bir gün kuzeni yanına gelip bir çeteye bulaştığını ve ona yardım etmesini istediği için de maalesef kuzeniyle gitmek zorunda kalıyor. Bu süreçte de Phillipe yine ona acıyan gözlerle bakan bakıcıların eline düşüyor. Mutsuzluğu o kadar belli oluyor ki adam resmen depresyona girer bir hale bürünüyor bu yüzden bir süre sonra tekrar Driss'i aramak zorunda kalıyorlar.
Driss de Phillip ile vakit geçirdikten sonra bir aralar konuştuğu ama buluşmaya cesaret edemediği kadınla gizlice buluşma ayarlıyor ve mutlu son.
Evlenip Fas'a yerleşiyorlar. Driss yani Abdal de bir şirket kuruyor falan.
Açıkçası Me Before You'dan sonra travma yaşadım herhalde. Her an ötenazi uygulamaya gidecek sandım var yaaa. Mutlu sonla bitmesi o kadar içimi rahatlattı ki anlatamam.
Bence çok güzeldi tavsiye edilir.
Driss ile Phillipe'nin birbirinden bu kadar farklı olup birbirini bu kadar iyi tamamlaması, oyuncuların da role bu kadar uyumlu olması güzeldi.